Serkan ŞİMŞEK
Birlikten Ayrılığa, Ayrılıktan Umuda İslam’da Görüş Ayrılıklarının Hikâyesi
İslam, doğduğu gün bir çağrıyla başladı: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.” Bu çağrı, yalnızca bir inanç bildirisi değil, aynı zamanda bir toplum inşa etme idealinin de özeti idi. Ne var ki tarih, ideallerle imtihanların iç içe aktığı uzun bir nehirdir. İslam ümmetinin serüveni de bu nehrin kıvrımlarında şekillendi: birlik, ayrılık, arayış ve yeniden diriliş umudu…
İlk Ayrılıklar Ne Zaman Başladı?
İslam’da ilk ciddi görüş ayrılıkları, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, yani vahyin doğrudan rehberliğinin sona erdiği anda görünür hâle geldi. Bu ayrılıkların merkezinde iman esaslarından ziyade yönetim ve temsil meselesi vardı. “Ümmeti kim yönetecek?” sorusu, Saḳīfe’de başlayan tartışmalarla birlikte tarihin sahnesine çıktı.
Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle ilk kriz aşıldıysa da, zamanla siyasi gerilimler derinleşti. Hz. Osman dönemindeki iç huzursuzluklar ve onun şehadeti, ümmetin kalbine düşen ilk büyük kırılmaydı. Hz. Ali’nin halifeliği sürecinde yaşanan Cemel ve Sıffin savaşları ise ayrılığı yalnızca bir görüş farkı olmaktan çıkarıp kanlı bir çatışmaya dönüştürdü. İşte bu noktada, daha sonra mezhepsel kimliklere dönüşecek olan düşünce çizgileri belirginleşmeye başladı.
Mezhepler Nasıl Oluştu?
Mezhepler, çoğu zaman sanıldığı gibi “dini bölmek” için değil, dini anlama çabasının farklı yolları olarak ortaya çıktı. İki ana eksen bu oluşumda belirleyici oldu:
Siyasi ve itikadî ayrışmalar:
Hz. Ali taraftarlığı etrafında şekillenen çizgi zamanla Şiî düşünceye dönüştü. Haricîlik, hakem olayına tepki olarak doğdu. Ehl-i Sünnet çizgisi ise ümmetin ana gövdesi olarak, sahabenin çoğunluğunun yolunu ve toplumsal istikrarı esas aldı.
Fıkhî ve ilmî farklılıklar:
İmam Ebû Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel gibi büyük âlimler, Kur’an ve sünneti anlama yöntemlerinde farklı öncelikler benimsediler. Bu farklılıklar, coğrafya, kültür ve rivayet imkanlarıyla birleşerek fıkıh mezheplerini doğurdu. Bu mezhepler, çatışmanın değil; rahmetin, esnekliğin ve ilmi zenginliğin ürünüydü.
Sorun, mezheplerin varlığı değil; mezhepçiliğin zamanla kimlik savaşına dönüşmesiydi.
Bugün Ümmetin Durumu
Bugün İslam ümmeti, tarihin belki de en parçalı dönemlerinden birini yaşıyor. Siyasi sınırlar, ideolojik kamplaşmalar, mezhepsel gerilimler ve dış müdahaleler; ortak bilinci zayıflatıyor. Aynı kıbleye dönenler, birbirine sırt çevirebiliyor. Aynı kitabı okuyanlar, farklı sayfalarda birbirini tekfir edebiliyor.
Ancak bu manzara, bütün hikâye değildir. Çünkü aynı zamanda dünyanın dört bir yanında, zulme karşı adalet arayan, merhameti yeniden hatırlatan, ilmi ve ahlakı diriltmeye çalışan bir sessiz çoğunluk da vardır. Ümmet, yorgundur ama bitkin değildir.
Yeniden Tek Yumruk Olmak Mümkün mü?
Bu soru, umuttan beslenir. Cevabı da umudun içindedir: Evet, mümkündür. Ama bu, geçmişteki bir biçimi aynen kopyalayarak değil; ilkelerin ruhuna dönerek mümkün olabilir.
Birlik, herkesin aynı düşünmesi demek değildir. Birlik, farklılıklarla birlikte yaşayabilme ahlakıdır. Bunun için:
Öncelikleri yeniden belirlemeliyiz:
Mezhep, meşrep ve etnik kimlikler üst kimlik değildir. Üst kimlik, “Mümin olma bilinci”dir.
İlmi ve ahlakı merkeze almalıyız:
Cehalet, ayrılığın en büyük müttefikidir. Bilgi ise tevazuyu öğretir. Ahlak olmadan ilim, güç olur; ilim olmadan ahlak, körlük.
Adaleti savunmalıyız:
Adalet, yalnızca “bizden olana” değil, herkese karşı adalet… Kur’an’ın evrensel çağrısı budur.
Dili onarmalıyız:
Tekfir eden, ötekileştiren, yaralayan dil; ümmeti küçültür. İnşa eden dil ise kalpleri yaklaştırır.
İp Hâlâ Orada
Ümmetin elinden ip alınmadı. Sadece bazı eller gevşedi, bazı gözler yönünü kaybetti. O ip hâlâ Kur’an’dır; hâlâ adalet, merhamet ve hikmettir.
Birlik, bir slogan değil; uzun bir yolculuktur. Sabır ister, feraset ister, fedakârlık ister. Ama tarihte mümkün olduysa, bugün de mümkündür. Çünkü bu ümmet, her karanlık geceden sonra sabahı hatırlayan bir ümmettir.
Ve sabah, en çok da umudunu kaybetmeyenlere yakışır.