Ahmet Şükrü KILIÇ
Kural temelli devlet ve “Önceden ilan edilmiş oyun”
Ekonomi yönetiminde devletin en temel sorumluluğu, oyunun sonucunu belirlemek değil; oyunun kurallarını önceden ilan etmek ve bu kurallara sadık kalmaktır. Kural temelli devlet anlayışı, devletin piyasadan çekilmesi anlamına gelmez; aksine piyasaya hangi şartlarda müdahale edeceğini önceden bildirmesi anlamına gelir. Bu nedenle kural, teknik bir düzenleme değil; kurumsal bir taahhüttür. Taahhüt zayıfladığında, en iyi niyetli politikalar bile güven üretmez.
Kural ile takdir arasındaki ayrım, modern iktisadın merkezî tartışmalarından biridir. Kydland ve Prescott’un ortaya koyduğu çerçeve, devletin kısa vadeli hedefler uğruna kuralları esnetme eğiliminin, uzun vadede daha kötü sonuçlar ürettiğini gösterir. Çünkü piyasa aktörleri, bugünkü sözlerin yarın bozulabileceğini bildiklerinde davranışlarını buna göre ayarlar. Bu durum, disiplinli görünen ama inandırıcılığı olmayan bir yönetim tarzı üretir. Kuralın gücü, sertliğinden değil; istikrarından gelir. İstikrar, niyetten çok süreklilikle ölçülür.
Dünya örnekleri bu noktada öğreticidir. Almanya’da mali disiplin, “Borç freni” gibi önceden ilan edilmiş anayasal kurallarla güvence altına alınmıştır. Kurallar, siyasal konjonktüre göre keyfi biçimde askıya alınmaz; istisnalar dahi kuralın içinde tanımlanır. Benzer şekilde İsveç ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde bütçe çerçevesi, hükümetlerin iyi niyet beyanlarına değil; bağlayıcı kurumsal sınırlara dayanır. Bu ülkelerde güven, liderlerin kişisel kredibilitesinden değil; kurumların sürekliliğinden doğar. Hükümet değişse bile oyunun çerçevesi değişmez.
Kural temelli devlet, vergi politikasında da kendini gösterir. Vergi oranlarının sık ve öngörülemez biçimde değiştiği, afların rutin hâle geldiği bir ortamda kuraldan söz edilemez. Vergi, sadece gelir toplama aracı değil; gelecek davranışları şekillendiren bir sinyaldir. “Sürpriz vergi” sadece bugünü değil; yarına dair planları da bozar. Bu nedenle kural temelli yaklaşım, vergi sisteminde “Sürpriz yok, af yok, geriye yürüyüş yok” ilkesini esas alır. Aksi hâlde vergi sistemi, güven değil kaçınma davranışı üretir.
Aynı ilke kamu harcamaları ve ihaleler için de geçerlidir. Kural temelli devlet, kamu alımlarında rekabeti kişilere göre değil; standartlara göre işletir. Denetim, sonradan yapılan bir temizlik faaliyeti değil; sürecin başından itibaren kurulan bir güven mekanizmasıdır. Kuralların kim için esnediği belli olan bir sistemde, piyasa aktörleri rasyonel değil; savunmacı davranır. Bu da verimlilik yerine ilişki maliyetlerini büyütür, üretkenliği bastırır.
Burada kritik nokta şudur; kural temelli devlet, siyaseti felç etmez; siyaseti öngörülebilir kılar. Siyasetin alanı, kuralın içinde tanımlandığında ekonomi istikrar kazanır. Aksi hâlde her yeni karar, bir öncekinin meşruiyetini aşındırır. Devletin itibarı, aldığı kararların çokluğuyla değil; kararlarına sadakatiyle ölçülür. İtibar, ilan edilen kurala ne kadar sadık kalındığıyla inşa edilir.
Türkiye açısından mesele, kural yazmak değil; kurala bağlanmayı göze almaktır. Orta vadeli programların gerçekçi varsayımlarla hazırlanması, bütçe disiplininin istisna üzerinden delinmemesi, vergi rejiminin öngörülebilir olması ve kamu alımlarında denetimin standartlaşması bu yüzden hayati önemdedir. Kural, ancak devlet kendini de bağladığında anlam kazanır. Aksi hâlde kural, güçlü için esnek; zayıf için sert bir araca dönüşür ve güven kaybını derinleştirir.
Bu başlık, serinin geri kalanı için belirleyici bir eşiği temsil eder. Çünkü merkez bankası–hazine rol ayrımı, sosyal diyalog mekanizmaları ve ücret sözleşmeleri ancak önceden ilan edilmiş bir oyun içinde işleyebilir. Oyunun kuralları değiştikçe, oyunculardan disiplin beklemek gerçekçi değildir. Ekonomide güven, en önce şunu duymak ister; “Kurallar değişirse bile, nasıl değişeceği önceden bilinecek.” Bu güven kurulmadan istikrar sadece geçici olur.