Ortadoğu'nun Sınırlarını Çizen Kadın: Gertrude Bell

Bir arkeolog, yedi dil, binlerce kilometre çöl ve tarihin en acımasız parçalanma operasyonu...

Ortadoğu’da haritalar çizilirken o masada oturanlar arasında, adını çoğumuzun bilmediği bir kadın vardı: Gertrude Bell. Kalemi tutan oydu, tüm saha bilgisi onun eseriydi.

Churchill'i bilenler çoktur; Sykes-Picot anlaşmasını bilenlerde az değildir. Fakat Bell'i bilmek, aslında o masanın arkasındaki operasyonu anlamak demektir.

Bell; arkeolog, gezgin ve şair çevirmeniydi. Farsçası o kadar iyiydi ki İranlı şair Hafız'ın Divanı'nı İngilizceye çevirdi; bu çeviri bugün hâlâ edebi bir başyapıt sayılır. Türkçe ve Farsça dahil yedi dil biliyordu.

Ancak onun asıl gücü bunlardan fazlasıydı: Klasik Arapça konuşmakla kalmıyor, kabilelerin kendi aralarındaki bedevi şivelerini, yerel deyimleri ve lehçe farklarını bir yerli gibi kullanabiliyordu. Bu yetenek, çöldeki bir şeyhin onu sadece muhatap almasını değil, ona saygı duymasını sağladı. Ve bu saygı, paha biçilmez bir istihbarat kapısı açtı.

1905-1914 yılları arasında Osmanlı topraklarını adım adım gezdi: Suriye, Irak, Anadolu... Konya-Karaman yakınlarında Bizans kalıntılarını kazdı; Güneydoğu Anadolu'da Midyat, Hasankeyf ve Nusaybin'de çalıştı. Osmanlı yetkililerinin gözünde o, sadece "meraklı ve zengin bir İngiliz kadını"ydı; bu yüzden seyahat izinlerini kolayca verdiler.

Bell o izinlerle antik kalıntıları incelerken aslında şu hayati verileri topluyordu: Hangi çölde, hangi mevsimde hangi kuyu kurur? Hangi kabile hangisiyle kan davasındadır? Osmanlı karakolları nerede, ne kadar asker var ve halk onlara ne kadar sadık?

Bu bilgiler, bir sonraki savaşın lojistik haritasıydı. Bell kaleyi dışarıdan değil, içeriden fethediyordu.

Sykes-Picot dediğimizde akla İngiliz Mark Sykes ve Fransız Georges Picot gelir. İkisi de hayatlarında çöle adım atmamıştı. Bell'in yıllarca topladığı veriler, onların kalemini yönlendirdi. Geriye kalan, bir masa etrafında yapılan hesaplaşmaydı.

O masada Churchill de vardı ve aralarında tam olarak şu diyalog geçti:

Churchill: "Suriye daha büyük bir sorun yaratabilir. Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar... Hepsi birbirinin boğazına sarılmaya hazır. Kuzeyde de Kürtler var." Diplomat: "Bırakalım Fransızlar onlarla ilgilensin. Ya da ilgilenmeye çalışsınlar." Churchill: "Ve başarısız olsunlar." (Gülüşmeler)

Elde edemeyeceğin toprağı, rakibine en çetin haliyle bırak. Fransa'ya verilen bölgeler tam da bu hesapla seçildi. İngilizler hem Fransızları hem de Rusları bu masada kazıklamıştı.

Çanakkale geçilseydi Boğazların sahibi Ruslar olacaktı; geçemediler. Ancak İngilizler Mondros sonrasında ellerini kollarını sallayarak İstanbul'a girdiler.

İngilizlerin asıl korkusu buradaydı: Rusya Boğazları alırsa, küresel güç dengesi tamamen değişecekti.

Çözüm? İngilizler Rusya'nın içine devrim soktu. (Ekim Devrimi) Devrimden sonra Sovyet Rusya'nın öncelikleri değişti ve Boğazlara bir daha yaklaşamadılar. Tehdit bertaraf edilmişti.

İngilizler İstanbul'u tam dört yıl on ay işgal altında tuttular. Padişahı esir aldılar, Karakol Cemiyeti gibi gizli Türk direniş örgütlerini bastırdılar, milliyetçi aydınları Malta'ya sürdüler. Taciz, tecavüz, yağma… Akla gelen her rezaleti yaptılar ve kalıcı olmayı planladılar.

Ama kendi elleriyle önünü açtıkları Sovyet Rusya ayaklarına dolandı.

Sovyetler emperyalizme savaş açmış, Anadolu'daki kurtuluş hareketine destek vermeye başlamıştı. İngilizler hesabı yanlış yapmışlardı; sonunda mevcut Ankara yönetimiyle bir uzlaşma zemini kurup çekilmek zorunda kaldılar.

Bell ve yol arkadaşı T.E. Lawrence'ın hikâyesi bir hakikati fısıldıyor: En derin parçalanmalar silahla değil dille; topla değil kabile haritasıyla; orduyla değil güvenle yapılır.

Lawrence sahada kabileleri silahlandırıp demiryollarını patlatırken; Bell haritaları çiziyor, kabileler arasındaki husumetleri belgeliyor ve o bilgileri Londra'ya aktarıyordu. İkisi birlikte koca bir sosyolojiyi ve psikolojiyi çözmüşlerdi: Kim kime ne kadar bağlı, kim kiminle kan davalı, hangi şeyhe hangi şiveyle söz söylenirse kapı açılır...

Churchill'e kalsa çizilen sınırlar arasında bir bağ kalacak ve zamanla birleşeceklerdi; fakat bu gudubet hatun kalemi tam olması gereken yerden çekti ki bir daha Ortadoğu belini doğrultamasın.

Sınırlar çizildi, kabileler birbirine düşürüldü, petrol paylaşıldı ve Ortadoğu o günden bu yana belini doğrultamadı.

Gertrude Bell, 1926'da Bağdat'ta öldü. Yanında bir uyku ilacı şişesi bulundu. Kaza mı, intihar mı bilinmez; ama belki de çizdiği o kanlı haritanın enkazı altında kendisi de kalmıştı.

***

İsrailli üst düzey istihbarat görevlisi Amit Yagur 2024 yılında şunu söylemişti ;

"Suriyeli isyancıların yaptıkları Sykes-Picot'un çöküşü anlamına gelir."

Yani, biz o kalemle çizilen sınırları bozduk ve büyük bir gedik açtık Allah'ın izniyle.

Başka bir not malumunuz; 1908 Jön Türk Devrimi ve ardından gelen 1909 darbesiyle rejim kökten değişti. Padişahın mutlak otoritesi bitti; yönetim saraydan çıkıp İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne geçmişti. Bu sebeple kaybedilen toprakları kimse OSMANLI'ya yıkmasın. Sultan Abdülhamid Yah*diye bile bir karış toprak vermemiş, pasaportla geçmelerine de lütfen izin vermiştir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.