Bazı yıllar vardır; bir tarih değil, bir yarılmadır. Toplumun ruhunda açılmış bir çatlak gibi durur. 1979 böyle bir yarılmaydı. Sokakların gerildiği, ideolojilerin sertleştiği, kelimelerin bile taraf seçmeye zorlandığı bir dönem. O yıl içinde iki genç isim toprağa düştü. İkisi de 21 yaşındaydı. İkisi de bir çağın sancısını omuzlamıştı.
Metin Yüksel 23 Şubat 1979’da, Fatih Camii avlusunda öldürüldü. Cami avlusu o gün sadece bir ibadet mekânı değil, hafızanın kanadığı bir yer oldu. Onu tanıyanlar gençlik halkaları kurduğunu, bilinci ve ahlâkı öncelediğini, sert dönemde dahi üslubu korumaya çalıştığını anlatır. Böyle bir atmosferde “Üslup davanın aynasıdır” diyebilmek, başlı başına bir istikamet meselesiydi.
Aynı dönemin birkaç hafta sonrasında, 17 Nisan’da, Sedat Yenigün hayatını kaybetti. Onun adı daha çok yazılarıyla, konuşma notlarıyla, derlenen metinleriyle anılır. Şahadetinden sonra yayımlanan “Bir şehidin notları” adlı kitap beni derinden etkilemişti. O yaşta, o çağın ortasında kendine istikamet çizen bir mücahit, bir entelektüeldi. “Mücadele önce nefiste başlar” fikrini slogan olarak değil, bir iç disiplin çağrısı olarak kuruyordu. Şiddetin yükseldiği bir dönemde bilinç ve ahlâk vurgusu yapmak kolay bir tercih değildi.
Sedat Yenigün’ü anlamak için, onun üzerinde emeği olan Mehmet İncili ağabeyden dinlemek gerekir. Çünkü sözlü tarih sadece bilgi aktarmak değildir; bir dönemin nabzını, bir gencin karakterini, bir çağın ruh hâlini taşır. Hatıratlarda anlatılan küçük sahneler resmi tarihin yazmadığı ayrıntıları fısıldar. Bir çay ocağında yapılan sohbetler, bir cami avlusunda kurulan halkalar, tehditlere rağmen geri adım atmayan yürüyüşler… Bunlar kuru bir biyografinin içinde kaybolur; yaşayan hafızada ise anlam kazanır.
Benim için bu iki isim sadece okuduğum ya da dinlediğim figürler değildi. Yaşar Kaplan’ın “Sıfırüç depremleri” hikâye kitabını senaryolaştırmış, 5-6-7-8 Kasım 1994 tarihlerinde sabah ve akşam olmak üzere sekiz oyun sahnelemiştik. Metin Yüksel’i anlatan “Kurban” rolünü ben oynamıştım. Sahneye her çıktığımda şunu hissettim; bu bir karakter değil, bir istikamet sorusuydu. Genç yaşta omuzlanan bir sorumluluğun dramıydı.
Tiyatro sahnesinde canlandırdığım o genç yüz ile “Bir şehidin notları”nda okuduğum satırlar zihnimde birleşti. Biri cami avlusunda bilinç halkaları kuran bir saha insanı, diğeri metinle zihni inşa etmeye çalışan bir genç entelektüel. Fakat gayeleri aynıydı. Gençliği kalabalık olarak değil, bilinç öznesi olarak görmek. “Gençlik slogan değildir” der gibiydiler. “Gençlik sorumluluktur.”
O dönemin gençliğe yönelttiği soru bugün de önümüzde duruyor; “Öfke mi, istikamet mi? Slogan mı, sorumluluk mu? Yüksek ses mi, derin bilinç mi?”
İdeolojik kamplaşmanın dili sertleştirdiği bir çağda üslup hassasiyeti göstermek cesaretti. Mücadeleyi dışarıdan önce içeride başlatmak direnişti. İnsan kendi nefsini yenmeden toplumu yenemez. Bu cümle o yıllarda sadece teorik bir önerme değildi; hayatla ödenen bir tercihti.
Bugün bu isimleri romantik bir nostaljiye dönüştürmek kolaydır. Asıl zor olan, onların o yaşta kurduğu istikameti bugünün karmaşasında yeniden düşünmektir. Yirmi bir yaşında hem mücahit hem entelektüel olunabilir mi? Hem cesaret hem bilinç taşınabilir mi? O dönemin cevabı evetti; fakat bedeli ağırdı.
Bir toplumun hafızası yalnız zaferlerle değil, genç yaşta toprağa düşen istikamet sahipleriyle de şekillenir. Metin Yüksel ve Sedat Yenigün’ün hatırası bize şunu fısıldıyor; “Nasıl öldükleri değil, nasıl yaşadıkları önemlidir.”
Rabbimiz, şehitlerimizin mekanlarını Cennet kılsın.