Mutfaklarda ocaklar bu gece her zamankinden daha geç sönüyor. Büyük tencerelerde buğdaylar ağır ağır şişiyor, kuru üzümler kazanın dibinde dönerken nohutlar sabırla yüzeye çıkıyor. Bir kadının kazanın kapağını kaldırmasıyla birlikte, buharın içinden geçmişin kokusu yükseliyor. Hafızalara kazınan bu koku sadece tatlı bir aşureye ait değildir; bu koku, asırların ötesinden süzülüp gelen koskoca bir insanlık hafızasıdır.
Çünkü takvimler yeniden o sarsıcı, o asil eşiği gösteriyor: Yarın 10 Muharrem, yani Aşura.
Bizler çoğu zaman mutfakta o kazanı kaynatırken, içine hangi mucizeleri, hangi şanlı şehadetleri, hangi ulu isimleri sığdırdığımızı tam olarak bilmeden kaşığı çevirir dururuz. Oysa o kazanda dönen, insanlığın ortak kaderi ve ortak mirasıdır.
1. Bereket ve Kurtuluşun Günü
Aşura, İslam tarihi ve insanlık adına ilk katmanda büyük bir kurtuluş, hürriyet ve bereket günüdür. Hz. Nuh’un gemisi, kırk günlük büyük tufanın ardından Cûdî Dağı’nın zirvesine oturduğunda, ambarlarda kalan son erzaklar tek bir kazanda birleştirilmişti. Aç kalan insanlık, yeni bir hayata ve esenliğe adım atarken ilk aşureyi o gün tatmıştı.
Yıllar sonra Hz. Musa, Firavun’un zulmünden ve ordusundan denizin yarılmasıyla kurtulduğu gün yine bir 10 Muharrem'di; o günü şükür orucuyla mühürledi. Hazreti Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin bu günde oruç tuttuğunu görmüş ve o eşsiz ümmet ufkuyla, "Musa’ya sizden daha yakınım" buyurarak bu orucu üstlenmiş ve ümmetine tavsiye etmiştir (Buhârî, Savm, 69). Biliriz ki Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur (Müslim, Sıyâm, 202).
Buraya kadar her şey bereket, şükür ve esenliktir. Fakat Aşura’nın bir de taşınması yürek isteyen, çok daha ağır bir ikinci katmanı vardır.
2. Kan, Matem ve Kerbela’nın Sızısı
Aynı Aşura günü, hicrî 61 yılında Kerbela çölünde İslam tarihinin en ağır, en dramatik sayfasına sahne oldu. Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) "Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim" (Tirmizî, Menâkıb) diyerek öpüp kokladığı reyhanı, torunu Hz. Hüseyin; yetmişten fazla Ehl-i Beyt mensubuyla birlikte susuz bırakılarak, kuşatılarak ve siyasi ihtirasların ortasında acımasızca şehid edildi.
Resûlullah’ın bu mukaddes sözü sıradan bir akrabalık ifadesi değildi. Bu söz; bir neslin, bir duruşun, hak ile batıl arasındaki o kırılmaz iman hattının açık bir tarifiydi.
İşte bu yüzden Aşura, zıtlıkların ve dengelerin günüdür:
-
Kurtuluşun sevinci ile ödenen bedelin ağırlığı,
-
Bereket ile asil bir matem,
-
Aşurenin tatlılığı ile Kerbela’nın kanla yazılan hafızası bu günde cem olur.
Biz bugün evlerimizde o kazanı kaynatırken, heybemizde gerçekte hangisini hatırlıyor, hangisini yaşıyoruz?
3. Bir İsmin Yükü ve Hüseynî Çizgi
Hz. Hüseyin, o kaçınılmaz çatışmaya girmeden önce kadınları ve çocukları kız kardeşi Hz. Zeynep ile hasta oğlu Zeynelabidin’e emanet etmişti. Kılıçlar Kerbela’da sustuğunda, geride sadece yanmış çadır enkazları kalmadı. Savaşacak gücü olmadığı için babası tarafından çadırda tutulan Zeynelabidin, artık o ağır emanetin dünyadaki tek taşıyıcısıydı.
İkisi de esir alındı, Kûfe’den Şam’a prangalarla sürüldüler. Peki, o zorlu yolculukta sustular mı? Asla. Geçtikleri her durakta, adımladıkları her meydanda, Yezid’in ordusunun o gün işlediği ihaneti Müslümanlara haykırdılar. Hakikatin toprağa gömülmesine izin vermediler.
İşte bu asil duruş yüzünden, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere sonradan “Hüseynî” denildi. Bu unvan sadece bir kan bağının adı değildir; sahip çıkma, hakkı haykırma ve anlatma görevinin adıdır.
Asırlar boyunca bu Hüseynî çizgi coğrafyalara, dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bir kolu Horasan üzerinden Orta Asya’ya, Buhara’ya ulaştı; yüzyıllar sonra da Çanakkale’ye... Burada harikulade bir nesep zinciri vardır ve bu zincir, Aşura’nın unutulmaması için canlı bir tanıklık taşır.
İlim ve irfan dünyamızın büyük rehberlerinden Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin talebesi ve damadı Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin evladı, 2 Haziran 1963’te dünyaya gelmiştir. Miladi takvimde sıradan görünen bu tarih, hicrî karşılığında tam olarak 10 Muharrem 1383’e, yani Aşura gününe denk gelmektedir.
Dedesi Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, bu muazzam tevafuku mühürlemek adına torununa "Muharrem Nureddin" ismini vermiştir. Bu isim sıradan bir hitap değil; doğduğu günün tarihî ve manevi hafızasını omuzlarında taşıyan bir emanettir.
Bu hattın günümüzdeki son taşıyıcısı da adıyla da soyuyla da Hüseynî’dir. Hz. Zeynep’in ve Zeynelabidin’in Kerbela’dan Şam’a yürürken üstlendiği o kutlu görevi—sahip çıkmayı ve hakkı anlatmayı—bugüne taşıyandır. Kerbela’da bir gün kanla mühürlenmişken; asırlar sonra aynı takvim günü bir doğumla, mübarek bir isimle geri dönmüştür. Şehadetin günü, kutlu bir neslin ve davanın sürdüğünün en somut ispatı olmuştur.
4. Sorumluluk Bilinci ve İlahi Emanet
Burada hiçbirimiz bir yanılgıya kapılmayalım: Emanet sadece bir soyda toplanmış veya tek bir aileye hapsedilmiş değildir. Rasûlullah’ın neslinden gelmediği hâlde bu davanın çilesini çeken, hakkı haykıran binlerce yürek bu emanetin hakkını vermiş ve onu gururla anlatmıştır. Nesep bir işaret fişeğidir ancak asla bir tekel değildir.
O hâlde bugün kendimize soralım: Bizim elimizde nasıl bir emanet var?
Bizim elimizde zaten Allah Resûlü'nün bıraktığı en büyük miras; Kur’an ve Sünnet var. Aşura’nın bize öğrettiği sahip çıkma ve anlatma görevi, sadece bir aileye değil, bütün ümmete miras kalmıştır. Mesele kimin soyundan geldiğimiz değil, elimizde olana ne kadar kıymet verdiğimizdir.
Cenab-ı Hak, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etmiş; fakat onlar bu ağır yükü taşımaktan çekinmişlerdir. İnsan ise o büyük iradeyle bu emaneti yüklenmiştir. Ahzâb Suresi'nde bu dehşetli hakikat şöyle beyan edilir:
{إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا}
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)
Bu ilahi ikaz bize hatırlatır ki emanet, taşıyabileceğimizden çok daha büyük bir sorumluluktur.
Hz. Nuh’un gemisi çoktan çürüdü, Hz. Musa’nın denizi kapandı, Kerbela’nın kanı kurudu... Fakat o asırlardan süzülüp gelen emanet bilinci kurumadı, çürümedi. O emanet hâlâ bizim ellerimizde, bizim sinelerimizde canlılığını koruyor. Kıymetini bilelim ve her daim hak yol üzere bulunalım.
Bir Vefa, Bir Ahit
Böylesi mübarek ve anlamlı bir günü, omuzlarında bu tarihi misyonun manasını ve ismini taşıyan asil bir ömre vefa borcumuzu sunarak taçlandıralım:
Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendi,
Rabbimiz ömrünüze bereket, hizmetlerinize hayırlar katsın. Doğum gününüz ve hicrî yeni yaşınız mübarek olsun.
Vakit çok geç olmadan; elindeki mukaddes peygamber emanetlerine sıkıca sarıl ve sahip çık!