Tarih boyunca Allah'ın varlığını ispatlama teşebbüsleri hep olagelmiştir. Allah'a inananların, ateistlere karşı pek çok delil ürettiklerini biliyoruz. Buna rağmen somut ve gözle görülür deliller isteyen ateistleri inandırmak hayli zordur.
Bu konuda gözden kaçırılan bir gerçek var:
Allah’ın varlığı, somut delillerle ispatlanmaya konu olacak bir husus değildir. Bilindiği üzere insan aklı, benzeri benzere kıyaslayarak çalışmaktadır. Allah’ın bir benzeri olmadığına göre, O’nun varlığını başka varlıklarla kıyas ederek delillendirmeye çalışmak da anlamsızdır, beyhûdedir. Unutmayalım; İslâm akaidinde Allah'ı tanıtan sıfatlardan biri de, "Muhalefetün li'l-Havadis"tir. Yani Yaratıcı, yaratılana benzemez. Benzerlik olmayınca kıyas da olmaz, kıyasa bağlı delil de...
***
Esasen Allah'ın var ve bir olduğu inancı, insanın fıtratında var olan tabii bir duygudur. Bu duygu, his, iman, şuur, bilinç... kısaca insan fıtratında mevcut olan bu cevher, aslında delillerle ispatlanan bir inançtan daha kuvvetlidir. Dolayısıyla insan kendine, kendi özüne, iç âlemine bakarak Allah'ın var ve bir olduğunu idrak edecek akıl ve iradeye sahip olduğunu hemen fark eder. Bu yüzdendir ki Kur'an; aklı olanları değil, aklını kullananları, kafasını çalıştıranları, düşünüp tefekkür edenleri övmektedir. Herkesin aklı vardır ama herkes akıllı değildir.
Tarihte, Allah inancının olmadığı bir toplum pek görülmez. Yeryüzünde, dün de bugün de tümüyle Allah'ı inkar eden ateist bir millet olmamıştır. Bireysel anlamda ateistlerden söz edilebilir. Allah’a şirk koşan topluluklar vardır ama bunlar Allah’ın varlığını reddetmezler. Zaten Allah’a inanmadan O’na ortak koşmak da olmaz.
Ateizm, bize Batıdan gelmiş bir akımdır. Bunların sayısının geçmiş dönemlere nazaran çok olması, büyük oranda kilise vergisiyle alâkalıdır. Batılıların birçoğu zorunlu olarak kiliseye vergi vermemek için ateist olduklarını söylerler. Bunların bir peygambere ve bir dine inanmadıklarını söylemeleri, Allah’ın varlığını inkâr ettikleri anlamına gelmez. Nitekim “deizm” böyle bir inancın adıdır. Ancak, bu inancın sahih bir Allah inancı olduğu söylenemez. Zira, bunlar dini hayatlarını manevi değerler üzerine değil de, maddi çıkarlar ve dünyevi menfaatler üzerine bina etmiş olmaktadırlar.
***
Ateist ve deistler böyleyken şimdi de madalyonun diğer yüzüne bakarak Müslüman toplumumuza bir göz atalım: Dine inandıklarını söyleyen ve “ben de Müslüman’ım” diyenlerin önemli bir kısmının Allah inancı, ne yazık ki İslam’ın kabul ettiği sahih Allah inancı değildir.
Daha açık ifade edelim: Anne-babadan gördüğü ve duyduğu şekliyle –ki buna taklidi iman denir- Allah’a, Peygamber’e ve Kur’an’a inandığını söyleyen Müslümanlardan niceleri var ki; yaşadığı sosyal ve ekonomik hayatın içinde İslam dininin dünya hayatını düzenleyen emir ve yasaklarını ilkel bularak reddetmekte, hatta bunlara “ortaçağ zihniyeti” diyerek savaş açmaktadırlar. Bunlar, İslam’ın itikadi ve ameli hükümlerine aykırı olan dünyevi ilkelere ve anlayışlara göre bir hayat yaşamayı tercih etmektedirler. Bunların sahih bir Allah inancına sahip oldukları söylenebilir mi?
Öyleyse, kusur ve ayıpları aramak üzere başkalarına çevirdiğimiz projektörleri, biraz da kendi üzerimize çevirip imanımızla yüzleşsek, yaşadığımız bu hayat acaba İslami kurallara, helal ve haramlara ne derece uygun diye bir öz eleştiri yapsak, sonrasında da Allah’ın istediği biçimde yaşamaya çalışıp İslam ahlâkını yaşantımızda gösterebilsek, sanırım ateistlere de iyi bir örneklik teşkil etmiş oluruz.
Mehmet Emin PARLAKTÜRK