Türkiye, tarihsel olarak yine bir yol ayrımında. Bu topraklar, krizleri yönetme tecrübesi yüksek bir devlet geleneğine sahip olsa da bazı dönemler vardır ki, alınacak kararlar yalnızca bugünü değil, gelecek yüzyılı da şekillendirir. İçinden geçtiğimiz süreç de tam olarak böylesi bir kritik eşiktir.
Bir tarafta yaklaşık kırk yıldır devam eden bir çatışma sürecini sonlandırma ihtimali… Bu, yalnızca güvenlik politikalarının değil; toplumsal barışın, ekonomik istikrarın ve bölgesel güç projeksiyonunun da yeniden inşası anlamına gelir. Siyaset bilimi açısından bakıldığında bu tür fırsatlar, “tarihsel pencere” olarak tanımlanır ve doğru yönetildiğinde devlet kapasitesini sıçratan sonuçlar doğurur.
Ancak diğer tarafta, bu sürecin nasıl yürütüldüğü sorusu durmaktadır. Çünkü barış, sadece sonuca odaklanan bir hedef değil; aynı zamanda yöntemiyle meşruiyet kazanan bir süreçtir. Eğer süreç şeffaflık, katılım ve çoğulculuk ilkelerinden uzaklaşırsa; elde edilen barışın kalıcılığı da tartışmalı hale gelir.
Tam da bu noktada Türkiye’deki temel gerilim ortaya çıkmaktadır:
Barışa yaklaşırken, demokratik standartlar aynı hızla güçleniyor mu, yoksa geriliyor mu?
Demokrasi, sadece seçimlerden ibaret değildir. Kurumsal denge-denetim mekanizmaları, muhalefetin özgürce siyaset yapabilmesi, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü gibi unsurlar, bir sistemin gerçek anlamda demokratik olup olmadığını belirler. Eğer bu alanlarda daralma yaşanıyorsa, barış süreci ne kadar başarılı olursa olsun, sistemin bütünlüğü zarar görebilir.
Öte yandan iktidar perspektifinden bakıldığında ise güvenlik ve istikrar kaygılarının öne çıktığı görülmektedir. Devletler, özellikle uzun süreli çatışmaların ardından ortaya çıkan fırsatları “kontrollü yönetme” eğilimindedir. Bu da zaman zaman merkeziyetçi politikaların artmasına yol açabilir.
Muhalefet açısından ise mesele farklı bir boyut taşır:
Süreçten dışlanma hissi ve siyasal alanın daraltıldığı algısı, demokratik rekabetin zayıflamasına neden olabilir. Bu durum, sistemin meşruiyetini tartışmaya açabilecek riskler barındırır.
Dolayısıyla mesele basit bir “barış mı, demokrasi mi?” ikilemi değildir. Asıl mesele, bu iki sürecin birlikte ve dengeli bir şekilde yürütülüp yürütülemeyeceğidir.
Siyaset biliminin bize öğrettiği temel bir gerçek vardır:
Kalıcı barış, ancak güçlü demokrasi ile mümkündür.
Eğer Türkiye bu tarihsel eşiği başarıyla geçmek istiyorsa, sadece çatışmayı bitirmeye odaklanmak yetmez. Aynı zamanda demokratik standartları güçlendiren, toplumsal mutabakatı genişleten ve kurumsal güveni artıran bir siyasal akla ihtiyaç vardır.
Aksi halde kazanılan barış, kaybedilen bir demokrasiye dönüşebilir.
Ve bu da, bir devlet için en ağır maliyetlerden biri olur.
— Prof. Dr. Bekir Tavas
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi