Big Bang’den Önce Ne Vardı? Bilimin Sınırında İlahi Zamansızlık

Mehmet KAÇAR

İnsanoğlu var olduğu günden beri hep aynı büyük sorunun peşinden koştu: Biz nereden geldik, bu devasa evren nasıl başladı?

Bugün modern bilim, evrenin yaklaşık 14 milyar yıl önce tek bir noktadan, muazzam bir patlamayla genişleyerek var olduğunu söylüyor. Biz buna Big Bang (Büyük Patlama) diyoruz. Peki, filmi en başa sardığımızda ve o ilk patlama anına ulaştığımızda akıllara şu soru takılıyor: Big Bang’den önce ne vardı? Hiçbir şey mi?

Burada sorduğumuz "önce" kelimesi, aslında insan zihninin en çok zorlandığı kavramsal tuzaklardan biridir. Çünkü Kelam ilminde ve İslam felsefesinde de belirtildiği gibi; zamandan ve mekandan münezzeh olan, başlangıcı olmayan tek bir varlık vardır: O da Evvel olan Allah'tır. Evrenin yaratılış yönüne baktığımızda ise karşımıza büyüleyici bir "yokluk" tablosu çıkar.

Yokluğu Tanımlayacak Bir Sözlük Yok

Yaratılıştan önce madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu. İşin aslı, bu mutlak yokluğu ifade edecek bir isim veya onu tanımlayacak bir sıfat insan dillerinde mevcut değil.

Bunu matematikteki "sıfır" ile de açıklayamayız. Çünkü sıfırdan önce de negatif sayılar vardır; yani sıfır, var olmayan bir niceliğin adıdır. Oysa Big Bang'den öncesi, niceliğin de niteliğin de olmadığı bir mutlak yokluktur. Zaman dediğimiz kavram da Big Bang ile birlikte yaratılmıştır. Dolayısıyla "30 milyar yıl önce ne vardı?" sorusu mantıksal olarak anlamsızdır; çünkü o sırada "zaman" diye bir boyut henüz dokunmamıştı.

Kur’an-ı Kerim, bu yoktan var edişi ve başlangıcı asırlar öncesinden şu muazzam ayetle ilan eder:

"Gökleri ve yeri, örneksiz yaratan O’dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi onun için sadece 'ol' der, o şey oluverir." (Bakara, 117)

Kozmik Yumak ve Genişleyen Evren

Bugün İsviçre’deki CERN laboratuvarlarında parçacık fizikçileri, yaratılışın ilk saniyelerinde neler bittiğini atom altı düzeyde safha safha inceliyor. Bilimin ulaştığı sonuç şu: Evren başta bir bütün, yoğun bir enerji yumağıydı ve sonradan ayrışıp genişledi.

Şimdi rotamızı 14 asır öncesine çevirelim ve Enbiyâ Suresi 30. Ayete kulak verelim:

"İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?"

Bilimin daha yeni uzlaştığı "tek bir yumaktan ayrışma" doğrusu, Kur'an'ın en temel mucizelerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Gaz Değil, Tam Manasıyla Bir "Duman"

Evren modellerine göre galaksiler, devasa toz ve gaz bulutlarının kendi kütle çekimleri altında çökmesiyle oluştu. Yıldızlar ve gezegenler de bu yapılardan doğdu. İşte tam bu noktada Kur'an'ın kelime seçimi yine hayranlık uyandırıyor. Evrenin erken dönemindeki o kozmik yapıyı anlatırken "gaz" kelimesi yetersiz kalırdı; çünkü orada yoğun bir toz ve madde karışımı vardı. Fussulet Suresi 11. ayette tam olarak şöyle buyruluyor:

"Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi..."

Bugün astrofizikte "Nebula" dediğimiz gaz ve toz bulutunu, o dönemde bundan daha iyi tarif edecek bir kelime olamazdı: Duman. Büyük patlamanın ardından Yüce Allah, bu duman halindeki kütleye çekim kanunlarıyla yerlerini almasını emretti. Elementler soğudu, bir araya geldi ve bugünkü şeklini aldı.

Yörüngede Yüzen Göksel Varlıklar

Kur’an’ın indiği çağda ne Araplar ne de dünyanın geri kalanı gök cisimlerinin doğasını biliyordu. Yıldızların gökyüzüne çakılı, sabit kandiller olduğu sanılıyordu. Oysa Kur’an ezber bozarak şöyle diyordu:

"Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler." (Enbiyâ, 33)

Yüzmek, serbest bir hareketi ifade eder. Bir yere asılı veya çakılı olmayan cisimler yüzer. Bilim geliştikçe, Kur'an'ın bu dinamik evren tasavvuru bir kez daha doğrulandı.

Altı Gündeki Sır ve "Kün fe Yekün"

A’raf Suresi 54. ayette geçen "Gökleri ve yeri altı günde yarattı" ifadesi, her ne kadar materyalist zihinlerce 6x24 saat olarak çarpıtılmak istense de, o dönemde henüz dünya ve gün kavramı yoktu. Buradaki "altı gün", evrenin aşama aşama, evre evre, tabaka tabaka yaratıldığının kronolojik bir işaretidir. CERN’deki bilim insanlarının bugün kronolojik safhalara ayırdığı o yaratılış anı, ilahi bir "Kün fe Yekün" (Ol de ve olsun) tecellisidir.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi; "Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur."

Hâlâ yaratılışı tesadüflere, kör doğa yasalarına bağlamaya çalışan bilim insanları varsa, bırakalım bilim masalarında şanslarını kıyamete kadar denesinler. Çünkü atılan her yeni bilimsel adım, keşfedilen her yeni kozmik formül, aslında insanlığı Allah’ın varlığına ve yaratışının kusursuzluğuna götürüyor. 14 milyar yıl önce ilahi bir dokunuşla başlayan bu muazzam nizamı "Tevhid" ışığı altında görebilmek ne büyük bir bahtiyarlık...

Efendimiz'in (s.a.v.) o derin duasıyla bitirelim: "Ya Rabbi! Benim hayretimi artır!"

Selametle...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.