Son yıllarda dilimize pelesenk olan bir cümle var: “Coğrafya kaderdir.” İbn-i Haldun’un bu kadim sözü, şimdilerde bir nevi "teslimiyet bayrağı" gibi kullanılıyor. Ancak bir gerçeği ıskalıyoruz; coğrafya, sadece ona hükmedemeyenler, kaynaklarını yönetemeyenler ve vizyonu ufuk çizgisini aşamayanlar için "kötü" bir kaderdir.
Kader Kimin İçin?
Coğrafya; yeraltı kaynakları zengin olup da o zenginliğin üzerinde fakirlik çeken Venezuela için, çölün ortasında yönünü bulamayanlar için kaderdir. Devlet başkanını uykusunda teslim eden, yönetim kademesini tek bir baskında kaybeden yapılar için coğrafya, elbette kaçınılmaz bir sondur.
Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var. Coğrafya, sahip olmasını bilene kader değil, ilahi bir nimettir.
Savunma Sanayii ve "Kaderi Yenmek"
Bizim topraklarımızda "kaderi yenmek" bir tercih değil, zorunluluktur. Bu yüzden fellik fellik enerji arıyoruz, bu yüzden gökyüzünü kendi kanatlarımızla dolduruyoruz.
Bazıları çıkıp hala soruyor: "S400’lere ne gerek var? İHA, SİHA da neymiş? Füze denemesi yapmayalım, komşularımız küsmesin." Hatta yerli otomobilimize "İtalya’da yapılıyor", Milli Muharip Uçağımıza "kalorifer peteği" diyecek kadar gerçeklikten kopanlar var.
Bu zihniyet için coğrafya gerçekten de kötü bir kaderdir. Çünkü onlar, başkalarının çizdiği sınırların içinde "kader kurbanı" olmayı bekleyenlerdir. Oysa tarih bize şunu öğretmiştir: At binene göre at, kılıç ise kuşanana göre kılıçtır.
Kaderin Üstündeki Kader
Bir ülkenin geleceği, coğrafi konumuyla değil, o konumu nasıl koruduğuyla şekillenir. "Topunuz gelin" diyebilecek bir iradeye sahipseniz, o topraklar size ananızın ak sütü gibi helaldir. Savunma sanayiinden enerji bağımsızlığına kadar atılan her adım, aslında bu coğrafyayı "kader" olmaktan çıkarıp "zafer" haline getirme çabasıdır.
Unutmamak gerekir ki; her ne kadar coğrafya üzerimize bir hüküm gibi çökmeye çalışsa da, kaderin üstünde mutlaka bir kader vardır.