Her inanç hareketi, her siyasal dalga, her “Dava” dediğimiz yapı; önce bir mahrumiyet atmosferinde doğar. Ortak bir dışlanmışlık, ortak bir risk, ortak bir fedakârlık duygusu… Bu ilk evrede söylem ile hayat arasında mesafe yoktur. Çünkü imkân yoktur. Konfor yoktur. Ayrıcalık yoktur. Saflık çoğu zaman erdemden değil, şartların eşitleyici sertliğinden beslenir.
İslam tarihinin ilk dönemine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Dört Halife dönemi (632–661), henüz hanedanlaşmamış, merkezî bürokrasiye tam dönüşmemiş bir siyasal organizasyon tecrübesidir. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin hayat tarzı ile yönetim anlayışı arasında belirgin bir mesafe yoktur. Devlet henüz saraylaşmamıştır; yönetici ile sıradan insan arasındaki hayat farkı sınırlıdır. Bu dönemi romantize etmek yerine şu gerçeği teslim etmek gerekir; yapı henüz genişlememiştir, imkân henüz kurumsallaşmamıştır.
661’de Muaviye ile birlikte Emevî Devleti’nin başlaması ise başka bir evreyi işaret eder. Hilafet, hanedan formuna kavuşur; merkezî idare güçlenir; saray kültürü belirginleşir. Bu, basit bir “Ahlâkî düşüş” hikâyesi değildir. Bu, bir cemaatin devlete dönüşmesidir. Devletleşme, kaçınılmaz olarak bürokrasi, merkezileşme ve yeni bir elit tabakanın oluşumunu beraberinde getirir. Saf dayanışma ruhu yerini kurumsal hiyerarşiye bırakır. Bu yapısal dönüşüm, yalnızca o döneme özgü değildir; tarih boyunca tekrar eden bir döngüdür.
Abbâsî Devrimi (750) de benzer bir örnektir. Emevî yönetimine karşı eşitlikçi ve kapsayıcı bir söylemle ortaya çıkan hareket, kısa sürede geniş bir imparatorluğun merkezî idaresine dönüşür. Saray kültürü, vezirlik kurumu, bürokratik elit… Devrimci retorik yerini kurumsal akla bırakır. Başlangıçtaki mahrumiyet dili, devlet aklıyla temas ettiğinde yeni bir forma bürünür. Burada sorun tek tek kişilerin niyeti değil; güçle temas eden her yapının geçirdiği zorunlu dönüşümdür.
İbn Haldun’un asabiyet teorisi bu süreci açıklamak için güçlü bir çerçeve sunar. Ona göre bir topluluk, dayanışma ve mücadele ruhuyla yükselir; iktidara yerleştiğinde ise konfor ve kurumsallaşma süreci başlar. İlk kuşak fedakârlıkla yoğrulmuştur; sonraki kuşaklar hazır düzenin içine doğar. Dayanışma ruhu zayıflar; yerini düzenin devamını önceleyen bir zihniyet alır. Bu, ahlâkî bir felaket değil; tarihsel bir eğilimdir. Fakat bu eğilim, her kuşakta yeniden muhasebe edilmezse çözülmeye dönüşür.
Bu döngüyü yalnızca İslam tarihinde değil, dünya tarihinde de görmek mümkündür. 1789 Fransız Devrimi, eşitlik ve yurttaşlık idealiyle başlar; birkaç yıl içinde Jakoben radikalleşmeye, ardından Napolyon’un merkezî otoritesine evrilir. 1917 Bolşevik Devrimi, işçi sınıfı adına yola çıkar; kısa sürede parti bürokrasisi ve yeni bir elit sınıf üretir. Anti-kolonyal mücadeleler, bağımsızlık sonrası yeni yönetici sınıfların doğuşuna sahne olur. Her devrim, kendi elitini üretir. Elit teorisyenlerinin ifade ettiği “Oligarşinin tunç yasası”, bunu anlatır; hareketler büyüdükçe merkezileşir; merkezileştikçe karar mekanizmaları daralır.
Burada asıl mesele şudur; imtihan, baskı döneminde değil; imkân döneminde başlar. Muhalefet safhasında yüksek sesle dile getirilen ilkeler, iktidar veya imtiyaz alanına yaklaşıldığında daha zor taşınır. Çünkü artık kaybedilecek bir şey vardır. Erişim vardır. Nüfuz vardır. Yakınlık vardır. Eleştiri, bedel gerektiren bir tercih hâline gelir.
İslam tarihinde bu döngünün istisna örnekleri de vardır. Ömer bin Abdülaziz (717–720), Emevî halifesi olmasına rağmen kamu malı konusundaki hassasiyeti ve aile fertlerinin ayrıcalıklarını sınırlamasıyla farklı bir çizgi sergilemiştir. İmam Ahmed bin Hanbel, Mihne döneminde (833–848) devlet baskısına rağmen görüşünden vazgeçmemiştir. Bu örnekler şunu gösterir; güçle temas, zorunlu olarak çözülme anlamına gelmez; fakat güçlü bir karakter gerektirir.
Bugün iç muhasebe yapmamız gereken yer tam da burasıdır. Her hareket, büyüdükçe devletle, iktidarla, imkânla temas eder. Bu temas kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan temasın kendisi değil; o temasın dönüştürücü etkisidir. İlk günlerin dili ile imkân döneminin dili arasında fark oluşuyorsa; burada yalnızca tarihsel bir evrim değil, ahlâkî bir soru da vardır.
Saflık çoğu zaman yoksulluğun çocuğudur. Asıl istikrar, imkân içinde sade kalabilmektir. İlk dönemlerin fedakârlığını hatırlamak kolaydır; o fedakârlık ruhunu imtiyaz alanında sürdürebilmek zordur. Tarih bize göstermiştir ki; davalar söylemle yükselir; fakat güçle temas ettiğinde gerçek sınav başlar. İmtihan, baskı altında değil; imkân altında derinleşir.
(Devam edecek)