Yıl 2005... Bir blog sayfasında şu cümleleri dökmüştüm kaleme:
"İnsanlardan kablolar sarkıyor… Sanki pilli bebeklere dönüşmüşüz! Bir yerden elektrik almadan hareket edemez, duyamaz, konuşamaz hale gelmişiz de haberimiz yok."
Yıl 2026... Dün Trabzon’da bir cami minberinde, cemaatinin huzurda durmak yerine telefonun sahte ışığında kaybolduğunu gören bir imamın isyanı, aslında yirmi bir yıl önce çekilen o "kablolu" röntgenin bugünkü ağır faturasıdır. O gün kulaklarımızdan sarkan o siyah kablolar, bugün görünmez sinyallerle zihnimizin en derin kıvrımlarına sızmış durumda. Artık sadece pilli bebek değil; fişi algoritmalara takılı, ruhu bulut sistemlerinde asılı kalmış dijital gölgeleriz.
Hatırlayın; binlerce insanın bir meydana toplanıp, kulaklıklarındaki farklı ritimlerle uyumsuz birer kukla gibi sallandığı "sessiz partileri" korkuyla izlemiştik. Bugün o manzara artık meydanlardan evlerimize, akşam yemeği sofralarımıza, hatta en mukaddes sığınaklarımıza kadar sızdı. Birlikte şarkı söylemenin, aynı nakaratta tek yürek olmanın o muazzam birleştirici gücü, yerini her bireyin kendi yankı odasına hapsolduğu bir trajediye bıraktı. Teknoloji uzağı yakınlaştırma vaadiyle geldi ama en yakınımızdakini fersah fersah uzağımıza fırlattı.
Daha vahimi ise, o 2005'teki "kendi içine çekilme" halinin, bugün yerini arsız bir "kamusal alan istilasına" bırakmasıdır. Artık toplu taşıma araçlarında, duraklarda, parklarda; kısacası toplumun ortak nefes aldığı her yerde, aleni videolar en yüksek sesle, fütursuzca dinleniyor. Çevredeki insanların huzuru, yaşlıların sükuneti veya bir öğrencinin odaklanma ihtiyacı umursanmıyor bile. Başkasının kulak zarına ve zihnine tecavüz eden bu gürültü kirliliği, sadece bir nezaket eksikliği değil; bir arada yaşama kültürünün ve birbirimize olan saygımızın dijital bir enkaz altında kalışının ilanıdır.
İnsanlık garip bir çelişkinin pençesinde kıvranıyor. Bir yanda insanoğlu, milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir kara deliğin fotoğrafını çekebilecek kadar azimli; diğer yanda ise sabahın seherinde, daha gözündeki çapağı silmeden önüne çıkan ilk yabancıya "Selam, tanışalım mı?" yazacak kadar sığ ve sabırsız.
Adamın biri, damarların içinden kablo geçirerek insan beynini işletim sistemlerine bağlamayı başarırken; öbürü o devasa işlemci gücüyle akşama kadar "kim ne yemiş, kim ne giymiş" derdinde, başkasının hayatını röntgenliyor. Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken, cehaletin bu kadar örgütlü ve talep görür olması; teknolojinin insanı maddeye indirgeyip, onu bir "ŞEY" kıvamına getirmesinden başka ne olabilir?
Artık kimse Orhan Veli gibi gözlerini kapatıp bu koca şehri dinlemiyor. Hayatın içindeki o doğal ritmi, rüzgarın uğultusunu, baharın gelişini, komşunun selamını... Duyulmak istenmeyen şey insanın bizzat kendi ruhunun sessiz çığlığıdır.
2005’te "kablolarımız eksikti, artık onlar da var" demiştik. Bugün kablolar gitti ama bağımlılık kemikleşti. Yapay zeka ve internet bir nimet olarak avuçlarımızda dururken, biz onu manipülasyonun ve algı operasyonlarının oyuncağı haline getirdik. Unutmamalıyız ki; teknoloji hayatı kolaylaştırdığı ölçüde insana hizmet eder, ruhu esir aldığı ölçüde ise onu yok eder.
İnsanlık, kulaklarındaki o gürültüyü kapatıp yanındaki insana bakmadığı; kara deliğin gizeminden önce kendi içindeki boşluğu fark etmediği sürece, "pilli bebek" olmaktan öteye geçemeyecektir.
Toplanılan meclislerin katilleri oldu akıllı telefonlarımız. Herkes bir alem, lakin kimse yok gibi bu alem!!!