Toplumsal yaşamın, kamu vicdanının ve sağlıklı bir kamusal aklın varlığını sürdürebilmesi sorgulama, şeffaflık ve ifade özgürlüğü ilkelerine dayanır. Bilgiye erişimin hiç olmadığı kadar hızlandığı ancak bilgi kirliliğinin de bir o kadar derinleştiği günümüz dünyasında, kelimelerin ve iddiaların ağırlığı da artmıştır.
Bu noktada en temel meselelerden biri, yapıcı bir akıl yürütme biçimi olan eleştiri ile toplumsal huzuru zehirleyen fitne arasındaki o hassas sınırın korunabilmesidir.
Eleştiri, körü körüne bir reddiye veya her şeye karşı durma refleksi değildir; aksine gerçeği aramanın, sistemi iyileştirmenin ve adaleti tesis etmenin en rafine yoludur.
Şeffaflık talep etmek, hesap sormak, idareyi denetlemek ve toplumsal mağduriyetlerin giderilmesini istemek aynı zamanda ahlaki birer sorumluluktur. Şayet okumayı bilirsek, haklı olan her eleştiri bir nimettir. Zira, sistemde tıkanan noktaların altını çizer ve teşhisi koyarak reçeteyi hızlandırır.
Ancak bir eleştirinin toplumsal karşılık bulabilmesi ve haklılık üretebilmesi için altının dolu olması şarttır.
Eleştiri, varsayımlar veya kulaktan kulağa yayılan fısıltılar üzerine değil, doğrulanabilir somut belgeler ve olgular üzerine inşa edilir.
Eleştiri, yalnızca yıkmayı veya itibarsızlaştırmayı değil, hakikati açığa çıkarmayı ve hatanın düzeltilmesini hedefler.
Eleştiri, çifte standarttan uzaktır; ilkesel bir duruş sergiler.
Eleştirinin zıttı veya sapmış bir biçimi olan fitne, çoğu zaman eksik bilgilerle ve manipülatif niyetlerle devreye girer. Özellikle toplumsal hassasiyet taşıyan meselelerde, doğrulanmamış iddiaların kesin birer hüküm gibi sunulması büyük bir tehlike arz eder.
Fitnede, henüz araştırılmamış iddialar, mutlak birer gerçekmiş gibi servis edilerek kitleler manipüle edilir.
Fitnede, hakikat arayışı ikinci plana itilir; bireyler rasyonel bir muhakeme yapmak yerine duygusal tepkiler vermeye ve taraflaşmaya zorlanır.
Fitnede, sürekli üretilen bilgi kirliliği, toplumun adalet mekanizmalarına ve birbirine olan güvenini sistemli bir şekilde zedeler.
Unutulmamalıdır ki, hukukun yolu delilden, adaletin yolu ise somut gerçeklerden geçer. Bir iddianın gücü, bağırarak söylenmesinden değil, arkasındaki delillerin sağlamlığından gelir.
Platon’un Mağara Allegorisi’nde, karanlık bir duvara yansıyan gölgeleri mutlak gerçeklik sanan kitleler anlatılır. Mağaranın dışındaki dünyayı, yani gerçekliği kavramak ise ancak eline ışığı alıp zindanın dışına çıkma cesareti gösterenlerle mümkündür.
Özgürce sorgularken akla ve delile dayanmalı ve en önemlisi; eleştirinin gerçeği aydınlatan bir meşale, fitnenin ise gerçeğin üzerini örten karanlık bir perde olduğu gerçeğidir.
Haklı ve altı dolu bir eleştiriden korkmak şöyle dursun, ona kucak açmak gelişimin ve hakikate ulaşmanın en güvenilir yoludur; zira niyetinde yapıcılık, temelinde ise somut veriler barındıran her eleştiri, gözden kaçanı görünür kılan kıymetli bir aynadır.
Körü körüne övgülerin yarattığı konfor alanından sıyrılıp aksaklıkları cesaretle ve delillerle ortaya koyan kimseler, gerçekte birer eksik arayıcısı değil, sisteme ve insana değer katan birer rehberdir. Dolayısıyla, gerçeğin aydınlatıcı ışığını cesaretle taşıyan, hataların düzeltilmesine imkân tanıyan ve böylece daha doğru olana ulaşmamıza vesile olan tüm haklı eleştiri sahiplerine bir teşekkür borçluyuz.