Günümüzde kozmoloji dendiğinde akla sadece dev teleskoplar ve matematiksel denklemler geliyor. Oysa kozmoloji; evrenin kaynağını, yapısını ve nihai nedenlerini inceleyen, insanlığın en kadim merakıdır. Ortaçağ’ın o zengin düşünce ikliminde kozmoloji; felsefe, din ve bilimin bir potada eridiği, evrene dair bütüncül bir bakış açısı sunan muazzam bir sistemdi. Peki, İslam düşüncesi bu uçsuz bucaksız evreni nasıl okuyor?
Tevhid: Evrenin Kalbindeki Eşsiz Mühür
İslam düşüncesinin merkezinde, her şeyi bir arada tutan ilahi bir ruh vardır: Tevhid. Ancak buradaki tevhid, sadece "Allah birdir" demekten çok daha derin bir anlama sahiptir. Bu, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunun; her bir atomun ve galaksinin O’nun imzasını taşıdığının bilincidir. Kozmolojinin gizemi, aslında bu mutlak birliğin fiziksel dünyadaki yansımasıdır.
Kur’an-ı Kerim, bizi sürekli olarak göklere, yere ve tabiata bakmaya davet eder. Yusuf Suresi'nde buyurulduğu gibi: “Göklerde ve yerde nice ayetler (deliller) vardır ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar.” İşte İslam âlimlerini astronomiye ve fenne yönelten temel motivasyon, bu ilahi işaretleri (ayetleri) okuma arzusuydu.
Pozitif Bilimler ve Allah'ı Tanımak
Emanuel Kant’tan beri biliyoruz ki, duyularımızla topladığımız bilgileri kategorize etmeden saf akılla mutlak gerçeğe ulaşmak güçtür. O halde pozitif bilimler bize nasıl rehberlik edebilir?
İslam düşünürleri, kainatı Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği dev bir laboratuvar olarak görmüşlerdir. İbn Arabi’nin vurguladığı üzere, yaşadığımız âlem ile rüya âlemi arasında mahiyet birliği vardır. Nasıl ki rüyalar tabir edilmeye muhtaçsa, doğal fenomenler de yorumlanmayı bekleyen sembollerdir. Güneşin ısısından bir çiçeğin rengine kadar her şey, Allah’ın eşyaya nakşettiği özgün birer "kod"dur.
Mekanik Değil, Organik Bir Evren
-
yüzyıl sonrası modern bilim, dünyayı ruhsuz bir makine gibi görmeye başladı. Oysa İslam bilim adamları için evren canlıdır, organiktir ve anlam yüklüdür. Seyyid Hüseyin Nasr’ın İhvan-ı Safa’dan aktardığı gibi: "Mineraller ölü değildir; onların da kendilerine has bir yaşamları, hatta bir tür aşk ve nefret hisleri vardır."
Bu bakış açısı, dünyayı "cansızlaşmadan" ve "manasızlaşmadan" kurtarır. Evreni yöneten kuvveti arayan Avrupa felsefesinde Spinoza’nın "tabiat olan tanrısı" veya Schopenhauer’in "istenci" de aslında bu kadim arayışın farklı yansımalarıdır.
Geleceği İnşa Etmek: Kendi Kodlarımıza Dönüş
Bugün İslam dünyası olarak modernist veya entegrist akımların kıskacından kurtulmak istiyorsak, öncelikle kendi düşünce kodlarımızı kavramalıyız. İslam, tesbih (benzeştirme) ve tenzih (ayrıştırma) arasında hassas bir dengedir. Sadece birini seçmek bizi hataya düşürür; ikisini birleştirmek ise Allah ve evren arasındaki gerçek ilişkiyi kurmamızı sağlar.
Geçmişin kozmolojik öğretilerini incelemek, modern dünyanın sunduğu devasa bilgi yığınını kendi potamızda eritmemize imkan tanır. Kendi kimliğimizi kaybetmeden hak ettiğimiz yere yükselmenin yolu, kainatı yeniden "okumaktan" ve o ilahi harmoniyi yeniden keşfetmekten geçiyor.