Hafızanın sınırında güvenlik

Ahmet Şükrü KILIÇ

Devletler de insanlar gibi hafızayla hareket eder. Unutanlar refleksle yaşar; hatırlayanlar ise ölçüyle. Bugün güvenlik diye adlandırdığımız şey, artık yalnızca askerî kudretin toplamı değildir; hafızanın hangi noktada tutulduğuyla ilgilidir. Çünkü hatırlamayan güç hoyratlaşır; hatırlayan güç ise tereddüt etmeyi bilir.

Türkiye’nin son dönemde yürüttüğü dış politika, bu tereddüdün zayıflık olmadığını hatırlatan bir çizgide ilerliyor. NATO tatbikatlarına katılım; masada var olmak kadar, mesafeyi korumanın da bir beyanı. Burada verilen mesaj şudur; “Gücüm var ama her an kullanmak zorunda değilim.” Bu cümle, askerî bir doktrinden çok, tarihsel bir tecrübenin sesidir.

Hafıza dediğimiz şey, sadece geçmişi hatırlamak değildir; geçmişin insanı nerede felakete sürüklediğini unutmamaktır. Türkiye’nin bugün ittifaklarla kurduğu ilişki, bir sadakat hikâyesi değil; bir tecrübe muhasebesidir. Yakınlığın bedelini, uzaklığın riskini bilen bir akıl hâli.

Kahire’de yapılan görüşmeler de bu hafıza siyasetinin bir uzantısıdır. Recep Tayyip Erdoğan ile Abdel Fattah el-Sisi arasındaki temas, iki liderin birbirine ne kadar yakın olduğundan çok; bölgenin ne kadar kırılgan olduğunun farkında olunmasıyla anlam kazandı. Gazze başlığı, burada sadece bir coğrafya değil; ortak vicdanın ne kadar aşındığını gösteren bir eşikti.

Bölge, uzun süredir şunu yaşıyor; hatırlamayan iktidarlar, aynı acıları yeniden üretir. Türkiye’nin bu noktada yüksek sesli bir öfke yerine, ölçülü bir cümle kurmayı tercih etmesi, bir geri çekilme değil; hafızaya yaslanan bir duruştur. Çünkü bazen susmak, bağırmaktan daha fazla şey söyler.

ABD ile İran arasında yeniden canlandırılmak istenen diplomasi trafiğinde Ankara’nın kendisini aracı bir zeminde konumlandırması da aynı çizginin devamıdır. Bu tercih, “Taraf olmak kolaydır ama sonuç üretmez” bilgisine dayanır. Hafızası olan devletler bilir; krizlerin kazananı olmaz ama krizleri yönetenler olur.

Burada güvenlik, bir savunma refleksi olmaktan çıkar; ahlâkî bir sorumluluğa dönüşür. Silahın sustuğu yerde söz başlar. Sözün itibarsızlaştığı yerde ise silah konuşur. Türkiye’nin bugün yapmaya çalıştığı şey, bu tersine çevrilebilirliği mümkün kılmaktır.

Asıl mesele şudur; bir devlet neyi hatırladığını, neyi bilinçli olarak unuttuğunu açık edebiliyor mu? Çünkü unutmak her zaman bir zayıflık değildir; fakat neyin unutulacağına başkaları karar veriyorsa, orada güvenlikten değil, savrulmadan söz edilir.

Türkiye bugün, güvenliği hafızayla tahkim etmeye çalışan nadir aktörlerden biri. Bu kolay bir yol değil. Beklemeyi, yalnız kalmayı, yanlış anlaşılmayı göze almayı gerektiriyor. Fakat tarih şunu gösterir; aceleyle kurulan ittifaklar, en pahalı hatıraları üretir.

Bu yüzden mesele askerî hamlelerin sayısı değil; kurulan cümlelerin ağırlığıdır. Çünkü bazı dönemlerde devletler sınırlarını değil; hafızalarını savunur.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.