Beşerî aşktan ilâhî aşka geçiş... Edebiyatımızın ve tasavvufi anlatıların en büyüleyici, en dokunulmaz temalarından biridir. Genellikle büyük bir sessizlikle kutsanır bu yolculuk. Çöllere düşmek, insanlardan el etek çekmek, acıyla yoğrulmak "derinlik" olarak sunulur.
Ancak bu anlatıların parıltısı arasında, sorulması gereken basit ama oldukça rahatsız edici bir soru gizlidir: Bu sevgi kimin yarasına merhem oldu? Hangi yük hafifledi, hangi düşmüş insan bu sevgiyle ayağa kalktı?
Cevap, ne yazık ki çoğu zaman koca bir suskunluktur. Çünkü bu anlatılar iç dünyayı devasa boyutlara taşırken, dış dünyaya ve insana teması keser.
Leyla ile Mecnun’daki "Büyük Boşluk"
Leyla ile Mecnun hikâyesinin o meşhur kırılma noktasını hatırlayın. Mecnun’un beşerî aşktan ilâhî aşka geçtiğinin en büyük delili, artık Leyla’yı tanımamasıdır. Peki, bu noktada ne gerçekleşir?
Hikâye bize ne bir eylem anlatır ne de ahlâki bir dönüşümün toplumsal karşılığını gösterir. Leyla için çölleri aşan bir insanın, "Allah için" yaptığı somut tek bir iyilik, tek bir iş yoktur. Anlatı bu boşluğu bilinçli olarak açık bırakır ve onu okurun hayal gücüne terk eder.
İşte tam bu noktada hikâye metin olmaktan çıkar, tamamen "yoruma" dönüşür. Kimi buna "Fena makamı" der, kimi "Benlikten geçiş", kimi ise "Hakikate varış". Ancak metnin kendisi bunların hiçbirini ispatlamaz. Ortada büyük bir dönüşüm iddiası vardır; fakat dönüşen insanın nerede yaşadığı, ne ürettiği, kime fayda sağladığı belirsizdir. Bu belirsizlik, aşkı ölçüsüz bir kutsallığa hapsederken, sahibini de sorumluluktan azade kılar.
Peygamberi Sevgi: Kaçış Değil, Onarım
Oysa hakiki ilâhî sevgi, insanı hayattan koparan steril bir hal değildir. Aksine, insanı hayata, varlığa ve topluma daha sıkı bağlayan yüksek bir ahlâk üretir.
Peygamberlerin hayatlarına baktığımızda, sevginin en yücesini görürüz. Ancak bu sevgi onlara işlerini terk ettirmez, adaleti askıya aldırmaz, insanlardan kaçıp mağaralara sığınmalarına (sürekli olarak) izin vermez. Onlar, sevdikleri (Yaratıcı) için dünyayı terk etmezler; dünyayı onarmaya talip olurlar.
İlâhî olan budur: İçte yaşanır ama dışta mutlaka bir karşılık bulur.
Tanımamak Erdem Değildir
Mecnun’un Leyla’yı tanımaması bir zirve gibi sunulsa da, aslında bu, bağın koptuğu yerdir. Bağ kopunca sorumluluk da biter. "Tanımamak" bir erdem değildir; çoğu zaman hikâyenin tıkandığı noktadır.
Gerçek ilâhî sevgi tanımayı silmez, bilakis derinleştirir. İnsanı insandan koparmaz; insanla daha dikkatli, daha nazik ve daha sorumlu bir ilişkiye çağırır.
Sevginin Sağlaması: Yük Almak
Bu yüzden şu tespiti cesaretle yapmak gerekir:
“Allah’a ulaştığını iddia eden bir sevgi, Allah’ın kullarına hiçbir iyilik taşımıyorsa, orada ya sevgi eksiktir ya da iddia fazladır.”
İnsanı eksiltmeyen sevgi, acıyı çoğaltmaz; sorumluluğu çoğaltır. Hayattan muafiyet istemez, hayata borç yükler.
Leyla ile Mecnun anlatısı bu ölçüyle okunduğunda, bir aşk destanından ziyade zihinlerde şekillenen bir "boşluk" haline gelir. Herkes o boşluğu kendi kaçışına, kendi yalnızlığına göre doldurur. Ama boşluk, günün sonunda yine boşluktur.
İnsanı eksiltmeyen gerçek sevgi ise boşluk bırakmaz. Yük alır, iz bırakır ve başkasının hayatına değmeden, bir yarayı sarmadan kendini "ilâhî" ilan etmez.