Günümüz insanı, tarihin daha önce hiç tanık olmadığı bir çelişkinin tam ortasında can çekişiyor. Bir yanda parmaklarımızın ucundaki teknoloji, sofralarımızdaki çeşitlilik ve sıcak yuvalarımız; diğer yanda ise kalplerimizi kemiren o bitmek bilmeyen huzursuzluk... İmkânlar arttıkça doyumsuzluk, konfor arttıkça şikâyet sesleri yükseliyor. Peki, her şeye sahip olup hiçbir şeyle yetinemeyen bu "modern insan" portresinde eksik olan ne?
Cevap, asırlar öncesinden günümüze süzülen bir nebevi duruşta gizli: Şükür.
Şükür: Bir Kelimeden Fazlası
İslam ahlakının temel taşı olan şükür, sanıldığı gibi sadece dilde asılı kalan bir "Elhamdülillah" ibaresi değildir. Gerçek şükür; nimetin asıl sahibini kalben tasdik etmek, o nimeti israfın karanlığından korumak ve her bir imkânın aslında birer emanet olduğunu idrak etmektir.
Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatı, bu bilincin zirve noktasıdır. Bir gece ayakları şişene kadar ibadet ettiğinde, Hz. Aişe validemizin şaşkınlıkla sorduğu "Ey Allah’ın Resûlü! Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde neden kendini bu kadar yoruyorsun?" sorusuna verdiği o meşhur cevap, aslında hepimizin hayat felsefesi olmalıdır:
“Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Müslim, Münâfikîn 79)
Nankörlük: Medeniyetleri Yıkan Sessiz Felaket
Kur’an-ı Kerim, şükrü sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal bir bekâ meselesi olarak önümüze koyar. İbrahim Suresi 7. ayetteki "Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım" müjdesi, aynı zamanda nankörlüğün şiddetli bir azaba ve kayba kapı araladığı uyarısını taşır.
Tarih, bu ilahi kanunun canlı şahitleriyle doludur. Kur’an’ın bize anlattığı Sebe Halkı, bolluk ve refah içinde yüzerken nimetin kıymetini bilmemenin bedelini, her şeyi yerle bir eden "Arim Seli" ile ödemiştir. Bahçelerin kuruyup acı meyvelere dönüşmesi, aslında kalplerdeki şükür pınarının kurumasının fiziksel bir sonucudur. Unutulmamalıdır ki; nimetin sonu, şükürsüzlüğün başladığı yerdir.
Ramazan ve Farkındalık Okulu
İçinde bulunduğumuz veya yaklaştığımız manevi iklimler, özellikle de Ramazan ayı, bir "nimet hatırlama" okuludur. Akşama kadar sabırla bekleyen bir insanın, bir yudum suyun veya bir lokma ekmeğin kıymetini iliklerine kadar hissetmesi, Rahman Suresi’nde defalarca tekrarlanan o sarsıcı soruya verilmiş sessiz bir cevaptır: "Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?"
Hz. Ömer’in devlet başkanı olmasına rağmen sergilediği o sade hayat, aslında gücün ve malın şükrünün "adalet ve tevazu" ile ödendiğinin en büyük kanıtıdır. O, nimet arttıkça sorumluluğun da arttığını biliyordu.
Sonuç: Zenginlik Cüzdanda mı, Gönülde mi?
Bugün kendimize şu soruları samimiyetle sorma vaktimiz geldi:
-
Soframızdaki ekmeğin hikmetini görebiliyor muyuz?
-
İsrafı hayatımızdan çıkarıp paylaşmanın lezzetine varabiliyor muyuz?
-
Yoksa sadece "daha fazlası" için mi nefes alıyoruz?
Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi; "Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir." Huzur, daha fazlasına sahip olmakta değil, sahip olduklarının kıymetini bilen bir kalbe sahip olmaktadır.
Rabbimiz bizleri, varlığın sarhoşluğuna düşmeyen ve her daim "Şükreden bir kul olmayayım mı?" diyebilenlerden eylesin.