Türkiye, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katıldığından bu yana, ittifakın en kritik ama aynı zamanda en çok sınanan üyelerinden biri olmuştur. NATO tarihinde Türkiye’de yalnızca iki kez gerçekleşen zirvelerin ilki 2004’te İstanbul’da, ikincisi ise bugün Ankara’da düzenleniyor. Ancak bu toplantıların ötesinde, Ankara ile İttifak arasındaki ilişki oldukça sancılı ve derslerle dolu bir geçmişe sahip.
Geçmişin Gölgesinde: Bakış Açısı Sorunu
NATO’nun Türkiye’ye yönelik tarihsel yaklaşımı, müttefiklik hukukundan ziyade, bir "taktiksel ihtiyaç" ekseninde şekillendi. Türkiye, İttifak tarafından uzun süre "köylü taburları" olarak nitelendirilen, potansiyel bir Rusya çatışmasında sahada piyade gücü olarak kullanılacak bir unsur olarak görüldü. Bu bakış açısı, Türkiye’nin bağımsız askeri kabiliyetlerini geliştirmesinin önünde bir engel teşkil etti; verilen destekler genellikle ekonomik ömrünü tamamlamış ikinci el silahlar ve kısıtlı piyade eğitimleriyle sınırlı kaldı.
Zorunluluktan Doğan Milli Savunma Sanayii
Türkiye, yaşadığı her krizde müttefiklik anlayışının sınırlarıyla yüzleşti ve bu "ambargolar zinciri" aslında bugün ulaştığımız yerli ve milli savunma sanayiinin temelini attı:
Kıbrıs Barış Harekâtı: Türkiye, uluslararası hukuktan doğan müdahale hakkını kullandığında hem istihbarat desteğinden yoksun bırakıldı hem de ağır ambargolara maruz kaldı. Kocatepe gemisinin trajik kaybı, ASELSAN’ın kuruluşuna; uçak yakıtı ve lastik krizi ise PETLAS’ın doğuşuna giden yolu açtı.
Tank ve Savunma Sistemleri: PKK ile mücadelede Alman yapımı tankların kullanımına getirilen kısıtlamalar, "Altay" projesini doğurdu. Benzer şekilde, Patriot sistemlerinin verilmemesi Türkiye’yi S-400 arayışına ve nihayetinde kendi milli hava savunma sistemimiz olan "Çelik Kubbe"yi inşa etmeye itti.
Hava Kuvvetleri: ABD’nin parasını aldığı halde teslim etmediği F-35 uçakları, Türkiye’nin kendi beşinci nesil muharip uçağı "KAAN"ı geliştirmesi için tarihi bir kırılma noktası oldu.
Akıllı Siyaset: Bölgesel Güç ve Stratejik Denge
Türkiye bugün, NATO’nun niyetini ve kapasitesini çok iyi okuyan bir siyasi akla sahip. Ankara’nın, Rusya-Ukrayna savaşında her iki tarafla da ilişkilerini sürdürebilen tek NATO ülkesi olarak diplomasi trafiğini yönetmesi, bunun en somut örneğidir.
Türkiye artık "müttefiklerinin izin verdiği kadar" değil, kendi öz kaynakları ve mühendislik kabiliyetiyle ürettiği silahlarla küresel bir aktör haline gelmiştir. Ankara’da düzenlenen bu zirve, bir bakıma NATO’nun Türkiye’yi yeniden kazanma arzusunun bir yansımasıdır. Ancak Türkiye için değişmeyen tek gerçek şudur: Artık askeri ve stratejik kararlarını, kendi ulusal çıkarları ve "asker millet" geleneği doğrultusunda bizzat kendisi vermektedir.
Sizce Türkiye’nin savunma sanayiindeki bu hızlı yükselişi, NATO içerisindeki ağırlığını ve gelecekteki karar alma süreçlerini nasıl değiştirecek?