1980 yılıydı.
13 yaşındaydım.
MTTB’nin düzenlediği “Tebliğ Gecesi”nde, Abdürrahim Karakoç’un “Tamam mı?” şiirini okumuştum. Sesim titrememişti. Kelimeler korkmamıştı. O yaşta insan, kelimelerin bedelini bilmez. Sadece inanır. İnandığını söyler.
Meğer bazı şiirlerin yankısı sahneden sınıfa kadar uzanıyormuş.
Ertesi gün matematik dersinde hiçbir şeyden habersizdim. Ne bir sorgu, ne bir uyarı, ne bir konuşma… Tahtaya kaldırıldım. Sorulacak soru zannettim. Çocuk aklı işte, matematik zannettim. Oysa hesap başka bir yerden görülecekmiş.
Tekme tokat girişti.
Bütün sınıfın gözleri önünde.
Tahtaya kafamı vurmakla yetinmedi. Yere düştüğümde tekmeler yine peş peşe geldi. Ağzım, burnum kan içinde kaldı. O an anlamadım. İnsan, bir öğretmenin bir çocuğu bu kadar öfkeyle dövebileceğini kavrayamıyor. Hele sebep bir şiirse…
Sonra kulağımda kalan o cümle…
“Bölerler, parçalarlar, yutarlar.”
Belki bir ideolojik cümleydi onun zihninde. Belki bir korkunun dışavurumuydu. Belki kendi dünyasının tehdit algısıydı. Ama benim için o gün, “Parçalanmak” kelimesi sözlükten çıkıp ete kemiğe büründü.
Daha çocuktum.
Parçalandım.
İdeolojiler yetişkinlerin kavgasıdır. Çocuklar o kavganın cephesi olmamalıydı. Fakat bu topraklarda çocuklar hep bir tarafın çocuğu sayıldı. Bir öğretmen, bir şiiri tehdit gördü. Bir müzevir yetiştirdi. Bir inanç ifadesini bölünme korkusuyla eşitledi. Bedelini bir çocuğun yüzüne, burnuna, onuruna yazdı.
O öğretmen solcuydu. Bunu özellikle yazmıyorum bir suçlama için. Sağcı olsaydı da değişmezdi. Sorun ideolojinin kendisi değil; insanın, ideolojisini ahlâkının önüne koymasıdır. İnsanlık kaybolduğunda geriye slogan kalır. Slogan merhamet üretmez.
Şimdi dönüp baktığımda, o dayağın yalnızca fiziksel olmadığını anlıyorum. İnsan, kalabalığın önünde dövüldüğünde yalnız kalmayı öğreniyor. Utancı tanıyor. Gücün hoyrat yüzünü görüyor. Fakat aynı zamanda şunu da öğreniyor; kelime korkulacak bir şeyse, demek ki kelime güçlüdür.
O gün kanayan burnum değil sadece; bir çocuğun adalet duygusuydu.
Bir öğretmen tahtanın önünde sadece ders anlatmaz; bir dünya kurar. O dünya adaletli değilse, çocuk ya susmayı öğrenir ya da direnmeyi.
Ben susmadım.
Yıllar sonra şunu daha iyi anladım; insafsızlık, çoğu zaman korkunun başka adıdır. Korkan insan bağırır. Korkan insan vurur. Korkan insan yasaklar. Fakat hakikat, korkuyla yok olmaz.
Bir şiir yüzünden dövülen çocuk, büyüdüğünde kelimelerden vazgeçmez. Çünkü bilir ki kelime susturulursa insan küçülür.
Adını yazmıyorum artık. Vefat etmiş. Hesabını ben görmeyeceğim. Fakat o gün yaşadığım şey, bana şunu öğretti; ideolojiler geçer. İktidarlar değişir. Öğretmenler ölür.
Ama bir çocuğun hafızasında açılan yara, uzun süre konuşur.
Bazen bir insanın bütün yazı hayatı, o tahtanın önünde başlayan bir cümlenin devamıdır.
Belki de o gün gerçekten “Bölerler, parçalarlar” dediler.
Evet.
Parçaladılar.
Ama yutamadılar.