Günümüzde pek çok insan, kalabalıklar içinde derin bir kimsesizlik hissiyle boğuşuyor. Geçenlerde, kendisini adeta gönüllü bir sürgüne, mutlak bir yalnızlığa mahkûm etmiş bir dostumla hasbihal ettim. Anlattıkları, modern insanın içine düştüğü o karanlık dehlizin özeti gibiydi: "Hiçbir şeyden tat almıyorum, eşya anlamını yitirdi, sadece ölümü bekliyorum..."
Bu tablo sadece bir karamsarlık değil, kökleri derinde olan bir manevi buhranın dışavurumuydu. Peki, insanı "yapmam" dediği şeyleri yapmaya iten, mekân değiştirse de içindeki huzursuzluğu dindiremeyen bu düğüm nasıl çözülür?
Hassasiyet Bir Yük müdür?
Bazen büyük fırtınalar, küçük ayrıntılarda gizlidir. Kimimizi devasa dertler yıkamazken, kimimizi ince bir sızı yerle bir eder. Bu bir zayıflık değil, hassasiyet derecesiyle ilgilidir. İnsan ruhu bir makine değildir; hassasiyet arttıkça, dünyanın adaletsizliği karşısında alınan yaralar da derinleşir.
Dostumun içine düştüğü en büyük yanılgı, olduğu yer ile olması gerektiğini düşündüğü yer arasındaki uçurumdu. Oysa hayat, her zaman hak edene hak ettiğini altın tepside sunmaz. Eğer dünya adaleti mutlak olsaydı; Hz. Yusuf kuyularda ve zindanlarda ter dökerken, ona ihanet eden kardeşleri baba ocağında sefa sürmezdi. Firavun sarayda hüküm sürerken, Hz. Musa sürgün hayatı yaşamazdı.
Mesele "Nerede Olduğun" Değil, "Ne Yaptığındır"
Hayatın gerçek amacı, şartlar ne olursa olsun kulluk bilincini muhafaza edebilmektir. Bizler, ölüm kapıyı çalana dek sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz. Dünyevi kayıplar yaşanabilir, hayal kırıklıkları kapımızı çalabilir; ancak Yaratıcı ile olan bağın kopmasına izin vermek, asıl büyük felakettir.
Belki de bizi buhrana iten temel sebep; O’nun rehberliğinden, emirlerinden ve şefkatli ikliminden uzaklaşmış olmamızdır.
Çözüm Uzlet mi, Sohbet mi?
Yalnızlığa gömülmek, sorundan kaçmak bir çözüm değildir. Aksine, tek başına kalan insan kendi zihninin labirentlerinde kaybolur. Buhrandan çıkışın en kestirme ve en sahih yolu, doğru insanlarla yol yürümektir. Hiçbir psikolog veya modern öğreti, sadık bir yol arkadaşının verdiği teselliyi veremez. Sizi Rabbine yönlendiren, hatanızı güzellikle örten, kulluk yolunda yoldaşlık eden bir dost; kanayan ruhunuza en iyi merhemdir. Nitekim İlahi Kelam bizlere bu çıkış kapısını binlerce yıl önceden göstermiştir:
"Sadıklarla (doğru olanlarla) beraber olun." (Tevbe, 119)
Netice itibarıyla; yalnızlığın karanlığında delirmektense, salihlerin aydınlığında yürümeyi seçmeliyiz. Yolunuzu kaybettiğinizi hissettiğinizde rehberinizi (Kur'an'ı) elinize alın ve yanınıza mutlaka yükünüzü paylaşacak "sadık" bir yoldaş edinin. Kurtuluş, kaçmakta değil; doğru safta durmaktadır.