Hayatın koşturmacası içinde insanı insan yapan değerleri çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Oysa insan; yaptığı, söylediği ve savunduğu değerlerle bir kimlik kazanır. Toplumda birinin "yalancı" ya da "doğru insan" olarak nitelenmesi, onun aslında insanlık kalitesini belirler. Buradan hareketle doğruluk ve dürüstlük, insan olmanın, "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olmanın yegane yoludur. Kendine "insanım" diyen herkesin asil görevi doğru olmaktır. Yani insan olmak, doğası gereği doğru olmayı da beraberinde getirir.
Peki, sıkça duyduğumuz “Müslüman yalan söylemez” düsturu ne anlama geliyor? Müslüman yalan söylemez de bir Yahudi, bir Hristiyan, bir ateist ya da dinsiz biri rahatça yalan söyleyebilir mi?
Yalanın Evrensel ve Dini Boyutu
Aslında yalan söylemek, Hz. Adem'in yaratılışından bu yana, dünya üzerinde yaşayacak son insanı da kapsayan evrensel bir yasaktır. Bu yasağın temel sebebi, yalanın insanın hem kendi iç dünyasını hem de içinde yaşadığı sosyal hayatı zehirlemesidir. Yalan söylememek dini bir emir olmasının yanı sıra; dinler üstü, insan onuruyla ve "iyi bir insan" olmakla doğrudan ilgili bir ahlak kuralıdır. Şerefli bir insan olmanın en net ölçüsü, yalandan uzak durmaktır.
“Müslüman yalan söylemez” cümlesi; hem dini, hem ahlaki, hem de şerefi, haysiyeti, onuru, kısacası insan olmayı içeren muazzam bir bütündür. Bu cümle, insanın uhrevi (ahirete ait) ve dünyevi gerçeklerle olan bağının en somut göstergesidir. Çünkü mesele sadece teknik olarak “yalan söylememek” değildir. Mesele, gerçeğin ve hakikatin içerisinde insanca, şereflice yaşamak veya yaşamaya çalışmaktır.
Ruhun Cam Gibi Çatlaması ve Tevhid Bilinci
Yalan, insanın sandığından çok daha derin, içsel ve ruhsal bir hastalıktır. İnsan yalan söylediğinde sadece karşısındakini aldatmaz; önce kendini aldatır, kendi ruhunu kandırır ve adeta bir cam gibi ruhunu içten içe çatlatır. Çünkü insanın içinde üç ruhi derece vardır:
İnsanın bildiği gerçek
Söylediği söz
Yaşadığı hâl
Eğer bu üçü birbirinden ayrılırsa, insanın içinde görünmeyen, cam gibi birbirine bağlı ama üzeri çatlamış bir plaka oluşur. İşte yalan, o ruhta oluşan çizgi halindeki ve sürekli büyüyen kırık çizgilerin adıdır.
Oysa Müslüman, kelime anlamıyla da bir “tevhid” (teklik, birlik) insanıdır. Bölünmeyen, parçalanmayan, tüm uzuvları ile birliği sağlayan ve yaratılırken bu fıtrat üzere kodlanan bir bireydir. Doğru insan; bildiği gerçek olan, söylediğinde doğru söyleyen ve yaşadığı hayatta tevhidi (bütünlüğü) yansıtan insandır. Bu yüzden yalan sadece basit bir hata değildir; tevhidin zıddıdır. Çokluktur, sahte dünyalar üretmektir, çoğaltarak insanı özünde azaltmaktır.
Kalbi Karartan Siyah Noktalar: Yalanın bir başka korkunç yönü daha vardır: Kalbi karartır. Oraya siyah noktalar koyar ve sonunda kalbi mühürler. Her yalan, kalpte derin bir iz bırakır. İnsan yalan söylediğinde vicdanını susturur, nefsini güçlendirir ve hakikatin üstünü örtmeye başlar. Sonrasında kalbi pişmanlığı yaşarken içten içe çatlatır ve bir süre sonra şu acı soruyu fark etmez bile: “Ben ne ara böyle kötü bir adam oldum?” Çünkü yalan artık sadece dilde kalmaz, yepyeni ve kaypak bir kişiliğe dönüşür.
Sıddîk Olmak ya da Yalancı Yazılmak
Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tehlikeyi şöyle çarpıcı bir hadis-i şerifle buyurur:
"Şüphesiz doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür. Bunun zıddı da yalan sahtekarlığa ve cehenneme götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında ‘sıddîk’ (özü sözü bir olan) yazılır. Yalan ise kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında ‘yalancı’ yazılır."
Burada çok derin bir sır vardır: Yalan tek seferlik bir fiil değil, bir yoldur. Bu yolun icraatına önce kalp niyet eder, sonra dil onu açığa vurur. Doğruluk da anlık bir eylem değil, bir "hâl"dir. İnsan hangisini seçerse zamanla ona dönüşür. Atalarımızın dediği gibi; "Üzüm üzüme baka baka kararır" veya ağarır. İnsan hangi davranışı beslerse, ruhu o renge bürünür.
İnsan Neden Yalan Söyler? Yalanın Psikolojisi
Ruhi derinliğe inildiğinde yalanın arkasında iki büyük psikolojik çatlak görürüz: Korku ve menfaat.
Korku yüzünden: İnsan; kaybetmekten korktuğu, cezadan kaçmak veya imajını korumak istediği için yalan söyler ve anlık olarak bedenini, paçasını kurtarır.
Menfaat yüzünden: Daha fazlasını elde etmek, kendini olduğundan büyük göstermek için yalan söyler. Bu yolla haksız makam, mevki ve kazanç elde eder.
Ama hakiki bir Müslüman ve ahlaklı bir insan bilir ki; rızık Allah’tandır, itibar Allah’tandır, mevki Allah'tandır. Bu yüzden yalan söylemek, insanın ruhi derinliklerinde gizliden gizliye şunu fısıldar: “Ben Allah’a güvenmiyorum, kendi irademle ve aklımla (yalan dolanla) bu işi halledebiliririm.”
İşte bu yüzden yalan, sadece bir dil hatası değil, tevekkülün (Allah'a güvenip dayanmanın) zayıflaması hatta yok olmasıdır. Yalana alışan ve bunu bir yaşam biçimi haline getiren bir kimsede inanç zayıflığı, tevekkül eksikliği baş gösterir; bunun zıddı olan tamah (açgözlülük) ve inançsızlık artar.
Bütün İbadetlerin Özü: Sıdk Makamı
İslam’da “sıdk” yani doğruluk en yüksek makamlardan biridir. İslam büyükleri bu durumu şöyle özetler: “Bütün ibadetlerin özü sıdktır.” Çünkü namaz, oruç ve diğer ibadetler insanı şeklen ve ruhen Allah’a yaklaştırır; ama doğruluk, insanın özünü Allah’ın rızasına uygun hâle getirir. Sıdk haline bürünen bir kimse, Allah'a en yakın mertebeye çıkan ve cenneti hak eden bir kimse olur.
Eğer bir insan doğruysa:
Kalbi doğru olur,
Niyeti doğru olur,
Ameli doğru olur.
Bu yüzden doğruluk, imanın eyleme dökülmüş, dışa vurmuş hâlidir. İslam'da yalanın bu kadar büyük bir günah kabul edilmesinin ardındaki sır buradadır. Sonucu ölüm bile olsa Müslümanlar, sahabiler asla yalan söylememişler ve yalanın kokusundan bile kaçınmışlardır. İnsanlık haliyle kazara bir hata yaptıklarında ise, ruhlarındaki o çatlağa dayanamayıp hemen mescide koşmuşlar; Rasulullah’ın ve cemaatin huzurunda günahlarını itiraf ederek dünyadaki neticesine ve cezasına razı olmuşlardır. Yeter ki ruhları yalanla mühürlenmesin, yeter ki Allah katında "yalancı" yazılmasınlar...