Dünya, "They Live" filmindeki o meşhur gözlüklerin zorla gözümüze takıldığı bir eşikten geçiyor. Davos 2026 zirvesinde adeta bir "günah çıkarma" seansına imza atan BlackRock CEO’su Larry Fink, küresel adaletsizlikten ve öfkeli kitlelerden bahsederken aslında tarihin en büyük "fail-mağdur" tiyatrosunu sergiliyordu. 11 trilyon dolarlık varlığı yöneten bu küresel dev, kitlelerin masada sandalyesi olmadığını söylerken, aslında masayı devirmesinler diye halka kırıntı vaat eden bir "stratejik korku" içindeydi. Ancak bu korku, Fink’i ve beraberindeki heyeti (Alois Zwinggi dahil) Ankara’ya, "Reis"in huzuruna kadar getirdi.
BlackRock heyeti Dolmabahçe ve Ankara hattında mekik dokurken, eş zamanlı olarak ABD’de düzenlenen Suriye Enerji Zirvesi’nde Tom Barrack’ın kurduğu cümleler tesadüf değildir:
"Küresel enerjinin merkezinde Suriye ve Türkiye olacak." Hürmüz Boğazı’nın kilitlenmesiyle Batı, güvenli bir "arka kapı" arayışına girmiştir. Karadeniz, Akdeniz, Hazar ve Baltık’ı kapsayan "Dört Deniz Girişimi", Türkiye’yi dünyanın vazgeçilmez enerji terminali haline getiriyor. BlackRock’ın enerji güvenliği ve gıda yatırımı başlıklarıyla gelmesi, köpekbalığının dişine kan değil, "kâr" değdiğinin en net kanıtıdır.
Davos’ta Trump ile Fink arasındaki ağız dalaşı, aslında küresel sistemin içindeki büyük çatlağın dışavurumudur. Trump’ın kurumsal şirketlere konut satışını yasaklama hamlesi, Fink’in kağıt üzerindeki imparatorluğuna indirilmiş bir emlak balyozudur. Şayet bu kavga bir danışıklı dövüş (fake) değilse, Trump-Erdoğan ilişkisinde BlackRock eksenli yeni kırılmalar görmemiz muhtemeldir.
Ancak Trump’ın Davos’taki şirinliği sadece bir seçim yatırımıysa, Türkiye her iki küresel kanat için de "vazgeçilmez liman" kalmaya devam edecektir.
Daha dün Türkiye’yi yıkmak için piyonlarını sahaya süren küresel aktörler, bugün "Şahlarını" ayağımıza gönderiyor. Sisi’den Suud’a, Paşinyan’dan Fink’e uzanan bu ziyaretler silsilesi, Erdoğan’ın izlediği "dik duruş" stratejisinin diplomatik zaferidir.
Yıkamadıkları her darbe girişimi, Türkiye’yi küresel bir "güvenli bölge" statüsüne taşımıştır. Sermaye ürkektir ve risk sevmez; bugün Türkiye’ye geliyor olmaları bir sevgi gösterisi değil, jeopolitik bir mecburiyettir.
Dünya sadece enerji kriziyle değil, eli kulağında olan bir gıda ve gübre kriziyle de karşı karşıya. Pandemide yaşanan tedarik zinciri kırılmalarının bir üst versiyonu yolda. Üretimin sekteye uğraması ve petrol türevlerindeki fiyat artışları, dünyayı büyük bir kaosun arifesine getirdi.
İşte bu noktada, Fink’in "İstanbul ve Cakarta gibi merkezlerde diyalog kuralım" söylemi boşa değildir. İstanbul Finans Merkezi (İFM), tam da bugünler için kurgulanmış bir kale olarak tüm ihtişamıyla hazırdır. Tabiki bizim kurallarımız ve şartlarımızla...
Sonuç olarak; sermaye kendine yeni bir mülk, güç ise kendine yeni bir üs arıyor. Batı’nın konfor tuzağı çatırdarken, Türkiye hem enerji üssü hem de sermaye güvenliği noktası olarak "Son Kale" rolünü pekiştiriyor. Aşağıdaki görselde de görüldüğü üzere; fıtratın samimiyeti ile küresel bukalemunların maskeleri arasındaki fark, bugünün dünyasında kimin ayakta kalacağını belirleyen yegane ölçüt olacaktır.
Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunmuş olabilir; ancak bizim için asıl mesele, bu itfaiye aracının deposundaki yakıtın ve suyun (kaynakların) kontrolünü kendi elimizde tutmaktır.