Cem MURAT
BEN FAZIL İSEM O DA FAZILA’DIR…
Vefatının sene-i devriyesinde Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e rahmetle…
Bugün yakın tarihimizin en fırtınalı uyanış hikayelerinden birine; Necip Fazıl, Mehmed Şevket Eygi ve Şule Yüksel Şenler’in o muazzam fikir ve çile ortaklığına değinmek istiyorum.
TRT TABİİ platformunda Şule Hanım’ın hayatını içeren diziyi izledim. Neredeyse %90 üzerinde bir tutarlılıkla ince işlenmiş bir hikaye idi.
Şule Yüksel, Batılı bir yaşam tarzından gelip kalbi bir uyanış yaşayan genç bir kadındı. Onun bu dönüşümünde ve hitabetinin keskinleşmesinde Necip Fazıl’ın ve onun fildişi kulesinden taşan baş eseri "İdeolocya Örgüsü"nün payı büyüktür.
İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek’in kendi ifadesiyle "baş eserim", "hayatımın gayesi" ve "Büyük Doğu ideolojisinin omurgası" olarak tanımladığı kitabıdır. Bu eser, Doğu'yu yeniden lider yapma gayesinin şifrelerini barındırmaktadır.
Üstad, Doğu’yu yeniden ayağa kaldırma iddiasındaki bu aksiyon modelini "İslam’ın emir subaylığı" olarak görürdü. Kemalizm’in ve Batılılaşmanın en keskin döneminde, mevcut rejimin temeline sivil bir itiraz yükselten Üstad, “Hâkimiyet milletin değil, hakkındır “ demiş ve yazdığı her satırın bedelini de Tabutluklarda ve Sultanahmet Cezaevi'nde bizzat ödemiştir.
Necip Fazıl’ın onun için söylediği "Ben Fazıl isem o da Fazıla’dır" yakıştırması, Şule Yüksel’in de tıpkı kendisi gibi geri adım atmayan o çelikten fıtratına duyduğu saygıydı.
Onların yolu sadece fikirde değil, o fikrin getirdiği "çile"de de birleşti. 1960’ların sonuna kadar dindar kadınların başörtüsü taşralı ve mahalli bir tarzda görülürken; Şule Hanım’ın başlattığı şehirli ve şık "Şulebaş" modeli, rejim elitlerinde büyük bir panik yarattı. Öyle ki, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Ankara sokaklarındaki bu görüntüyü "rejim tehdidi" ilan edip kadınları ceza ile tehdit etti.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, o dönemde yaptığı açıklamalarda aynen şu sert uyarılarda bulunmuştur:
"Sokaklarda, Ankara’da hiç alışılmamış kıyafetler içinde kadınlar görüyoruz. Türk kadınının asri (modern) kıyafetini bozmaya, onları geriye götürmeye çalışan, uzun etek giymeleri veya başlarını örtmeleri yönünde telkinlerde bulunan mihraklar mevcuttur. Kanunlarımız bu gibi gerici hareketleri affetmeyecektir, devlet olarak bunlara müsaade etmeyeceğiz ve cezalandıracağız."
Devletin zirvesinden gelen bu tehdide karşı en dik cevap yine Şule Yüksel’den geldi. Şevket Eygi’nin sahibi olduğu Bugün gazetesindeki köşesinden Cevdet Sunay’a aynen şöyle seslendi:
"CUMHURREİSİNE AÇIK MEKTUP: KULUNDAN UTANMAZSAN ALLAH'TAN KORK!"
"Devletin en baş makamında oturanların vazifesi, bu milletin evlatlarının inancına, iffetine ve dininin emrettiği kıyafetine hakaret etmek, onları 'gerici' diye yaftalayıp ceza ile tehdit etmek değildir. Müslüman Türk kadını, asırlardır taşıdığı iffet abidesi örtüsünü sokaklarda gururla taşımaya devam edecektir. Bu milletin inancıyla savaşanlar, er ya da geç milletin vicdanında mahkûm olacaklardır. Sizi, Müslüman Türk kadınından ve Allah'tan af dilemeye davet ediyorum..."
Bu mektup o dönem adeta bir bomba etkisi yarattı. Bir kadının, askeri kökenli bir cumhurbaşkanına bu denli dik bir üslupla cevap vermesi devlet katında cezasız bırakılmadı. Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla jet hızıyla açılan dava neticesinde Şule Yüksel Şenler mahkûm oldu ve Bursa Cezaevi'nde hapis yattı. (Daha sonra Sunay onu halkın ısrarıyla affetmek istediyse de Şule Yüksel "Suçluların suçsuzları affettiği nerede görülmüştür" diyerek affı reddedip cezasını gururla çekmeyi tercih etmiştir.
Şule Yüksel Şenler, şehir şehir gezerek konferanslar veriyordu. Gittiği pek çok ilde salonlar basılmak istendi, konferans verdiği binaların camları taşlandı.
Sokakta yürürken hakaretlere uğruyor, örtüsü çekilmek isteniyor ve medyanın hedef göstermesiyle adeta sivil bir linç kampanyasına maruz kalıyordu. O dönem ana akım medya onu "irticanın başı", "yobaz kadrosunun lideri" olarak manşetlere taşıyordu. Üstadın “Fazıla” dediği kadar vardı fazileti.
Attığı her adım, yazdığı her köşe yazısı, her konferansı emniyet güçleri ve sivil istihbarat tarafından adım adım takip ediliyordu. Neredeyse her konferansından sonra karakola veya adliyeye ifade vermeye götürülüyordu.
Dönemin meşhur Ceza Kanunu 163. maddesi (laikliğe aykırı cemiyet ve propaganda yasağı) Şule Yüksel’in tepesinde bir Demokles’in kılıcı gibi sallandırıldı. Onlarca davanın sanığı oldu.
Şule Hanım’ın bu mücadelesinde lojistik hamisi ve medyadaki sesi ise Bugün gazetesinin sahibi Mehmed Şevket Eygi’ydi. Şule Hanım’ı gazetesine davet etti, ona köşesini açtı ve "Müslüman kadının dertlerini, mücadelesini artık bizzat bir Müslüman kadın yazmalı" diyerek onu adeta camianın vitrin ismi haline getirdi
Müslümanların eziklik psikolojisinden kurtulmasını, sanattan, estetikten ve şıklıktan anlamasını savunan bu "İstanbul Beyefendisi", Şule Hanım’ın Anadolu turnelerini organize ederek ona hukuki ve mali bir kalkan oldu. Cevdet Sunay mektubu onun gazetesinde basıldığı için o da payına düşen bedeli yıllarca süren yurtdışı (Suudi Arabistan, Almanya vb.) sürgünleriyle ödedi.
Ve ne büyük bir tevafuktur ki; Necip Fazıl’ın teorisini çizdiği, Şule Yüksel’in meydanlarda aksiyona döktüğü, Şevket Eygi’nin ise estetik mimarlığını yaptığı bu muazzam sacayağının iki dev ismi Eygi ve Şenler, 2019 yılında sadece birkaç ay arayla bu dünyaya veda ettiler.
Onun en büyük eseri şüphesiz milyonlar satan, sinemaya ve dizilere uyarlanan "Huzur Sokağı" romanıdır. Bu romanla bir nesle idealize edilmiş dindar, ahlaklı ve modern Müslüman portreleri çizdi (Bilal ve Feyza karakterleri).
Ancak sonraki yıllarda, canı pahasına kurduğu o "başörtüsü" ve "tesettür" mücadelesinin içinin boşaltıldığını, meselenin bir şuur davasından çıkıp lüks tüketime, podyumlara ve şekilci bir modaya dönüştüğünü gördüğünde hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşadı. Ömrünün son dönemlerinde verdiği röportajlarda, "Biz başımızı inancımız için, iffetimiz için örttük; şimdiki gibi bir moda figürü olmak için değil" diyerek, uğruna hapis yattığı davanın modern kapitalizm tarafından yutulmasının iç acısını dile getirdi.
Bugün onların zindanlarda, sürgünlerde bedelini ödediği konforlu alanlarda yaşayıp her şeye sızlanan bizlerin mücadelesine bakınca, insan sormadan edemiyor: Biz gerçekten ne yapıyoruz? HİÇ…
Bu kadar sızlanıp şikayet etmemiz de cabası.
Tarih, etek boyuyla uğraşan basiretsiz liderleri unuturken; Şule Hanım’ı bir "Fazıla" olarak hayırla yad ediyor. Mekanları cennet olsun.