Cem MURAT
Bugün Algıların Yönetilmesi, Gerçeklerin Yönetilmesinden Daha Önemli!
Günümüz dünyasında algıların yönetilmesi, gerçeklerin yönetilmesinden çok daha kritik ve belirleyici bir güç hâline gelmiştir. Çünkü gerçeği değiştirmek her zaman mümkün değildir; fakat insanların gerçeği nasıl göreceğini, neye inanacağını, neye kızacağını ve neye şaşıracağını değiştirmek hem mümkün hem yeterlidir.. Gerçek yerinde durur, fakat ona bakan göz değişir. Böylece aynı olay dün başka, bugün başka; aynı insan dün kahraman, bugün hain; dün kurtarıcı, bugün diktatör olarak görülebilir.
"Beyazdan daha beyaz" yıkama iddiasındaki deterjan reklamlarının düne ait vaatleri yalanlaması gibi, köksüzleşen modern insan da geçmişi çöpe atıp sürekli sıfırdan başlamakta ve tarih şuurundan mahrum kaldığı için aynı yanılgıları tekrar tekrar yaşamaktadır.
Yaklaşık yirmi yıldır her sabah adeta aynı kurgusal güne uyanıyoruz: “Bu video milyonlarca defa tıklandı… O köşe yazarından çok tartışılacak sözler… Başbakandan şok tepki… Ünlü isimden olay açıklama…” Başlıklar, yüzler ve ekranlar değişiyor ama gösterinin özü hiç değişmiyor. Guy Debord’un 1967’de yayımlanan Gösteri Toplumu adlı eserinden bu yana Berlin Duvarı yıkıldı, Filistin’de ve Meksika-ABD sınırında yeni duvarlar yükseldi. Televizyonun yerini internet ve sosyal medya aldı. Fakat Debord’un tarif ettiği temel mesele ortadan kalkmadı; aksine zihinlerimizin içindeki cam duvarlar teknolojiyle birlikte incelmek yerine daha da kalınlaştı.
Artık yalnızca başkalarının hayatını seyretmiyoruz; başkalarının hayatını nasıl yaşaması gerektiğini de seyrediyoruz. Neye şaşıracağımıza, neye kızacağımıza, kimi seveceğimize ve neyi unutacağımıza karar veren devasa bir müsamere bizi prefabrik kalıplara hapsetti. Herkesin her an yaptığı her şeyi izlerken kendi iç dünyamızı tecrübe etmeye vakit bulamıyoruz. Başkalarının hayatlarını takip ederken kendi hayatımızın pasif birer seyircisine dönüşüyoruz.
“Pazartesiler, salılar, eylüller ve ekimler akıp gidiyor. Takvim yaprakları ile beyazlaşan saçlarımız arasında bir tekabüliyet var fakat biz çoğu zaman o hayatın içinde değil, dışındayız. Varlığı ötekilerin alkışlarına muhtaç olan silik ve pasif zamancıkların akışı artık hakiki bir yaşam değildir.”
“Şu an çok eğleniyorum” diye mesaj atan insanların tam da o anda derin bir boşluk ve sıkıntı içinde olmaları bu kurgunun en net tezahürüdür. Birilerini mutlu ve eğleniyor olduğuna ikna etme ihtiyacı, içteki boşluğu dışarıdakileri kandırarak örtme çabasıdır. Doyumsuzluk tam olarak budur: Yedikçe acıkmak, gördükçe daha fazla görmek istemek, alkış aldıkça daha fazlasını beklemek ve sonunda kendi hayatını yaşamaktan çok, yaşadığını başkalarına göstermeye çalışmak.
Gösterinin en tehlikeli tarafı, artık yalnızca ne gördüğümüzü değil, nasıl göreceğimizi de dikte etmesidir. Bir olayın kendisinden önce onun hakkında kurgulanan kanaatle karşılaşıyoruz. Bir insanı tanımadan onun hakkında hüküm veriyor, bir kitabı okumadan savunuyor veya reddediyor, bir fikri anlamadan alkışlıyor ya da lanetliyoruz. Bir görüntünün birkaç saniyesine bakıp bütün hikâyeyi bildiğimizi sanıyoruz.
Böyle bir dünyada herkesin fikri var, fakat herkesin bilgisi yok. Herkes eleştirebiliyor, fakat herkes düzeltemiyor. Herkes hüküm verebiliyor, fakat kimse sorumluluk almıyor. Gösteri bize sürekli konuşacak bir şey verirken, düşünmek, derinleşmek ve sindirmek için zaman bırakmıyor. Hafızanın yerini akış, düşüncenin yerini ani tepkiler, bilginin yerini ise kurgulanmış kanaatler alıyor.
Tam da bu noktada, Hindistan’dan günümüze ulaşan eski bir hikâye, modern dünyada düştüğümüz zihinsel tuzağı anlamak için eşsiz bir rehbere dönüşüyor:
Renklerin Ustası ve Çırağın İmtihanı
Hindistan’da halkın "Renklerin Ustası" anlamında Ranga Guru olarak tanıdığı efsanevi bir ressam ve onun yanında yetişen Raciçi adında bir öğrenci yaşarmış. Raciçi eğitimini tamamladığında, son eserini ustasına götürür. Ranga Guru, resme bakıp “Sen artık ressam sayılırsın Raciçi. Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek tablonun şehrin en kalabalık meydanına konulmasını ister. Resmin yanına kırmızı bir kalem ve halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakılır.
Raciçi birkaç gün sonra meydana gittiğinde dehşete düşer: Tablonun neredeyse tamamı kırmızı çarpılarla kaplanmış, emeği ve yüreği adeta kırmızı bir duvara dönüşmüştür. Üzüntüyle ustasına dönen Raciçi’ye Ranga Guru resme yeniden başlamasını tavsiye eder. Raciçi resmi tekrar çizer. Fakat Ranga Guru bu kez resmin yanına kırmızı kalem değil; bir palet dolusu yağlı boya, fırçalar ve insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmelerini rica eden bir pusula koymasını söyler.
Birkaç gün sonra meydana giden Raciçi şaşkınlık içinde kalır. Resme hiç dokunulmamış, fırça ve boyalar olduğu gibi bırakılmıştır. Sevinçle ustasına koşan genç adama Ranga Guru şu tarihi bilgelik dersini verir:
“Sevgili Raciçi, ilkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağıyla karşılaşabileceğini gördün. Hayatında fırça tutmamış kişiler bile gelip senin resmini karaladı. Çünkü bir şeyi eleştirmek için o şeyi bilmek gerektiğini düşünmediler. Oysa ikinci kez onlardan yapıcı olmalarını, hataları düzeltmelerini istedin. Yapıcı olmak eğitim, emek ve birikim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Mesleğinde usta olman yetmez Raciçi, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan kitlelerden alamazsın. Onların gözünde senin emeğinin bir değeri yoktur.”
Bugün gösteri toplumunda her birimizin elinde tıpkı Raciçi’nin resminin yanına koyulan türden birer kırmızı kalem var. Bir insanın emeğini bilmeden çizdiğimiz çarpı, bazen yalnızca bir eleştiri değil, bir hayatın üzerine vurduğumuz hükümdür. Bir tarihi bilmeden verdiğimiz karar, gelecek kuşakların hafızasına bıraktığımız bir tahribattır. Araştırmadan paylaştığımız her kanaat ise başkalarının düşüncesini biçimlendiren manipülatif bir müdahaledir.
Günümüzün en büyük sorunu bilgiye ulaşamamak değil; bilgi ile gürültüyü birbirinden ayıramamak, yapıcı emek ile yıkıcı yargıyı karıştırmaktır. Eleştirmek kolaydır çünkü sadece konuşmayı gerektirir; düzeltmek ise bilmeyi, emek vermeyi, sabrı ve sorumluluk almayı zorunlu kılar.