BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...

Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, paranın henüz adının bile anılmadığı o eski ve güzel günlerde, insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak ticaret yaparlarmış.

Milyonlarca yabancının birbirine düşman gözlerle baktığı koca şehirler yokmuş henüz. Herkesin birbirini tanıdığı, akşam kapıların kilitlenmediği küçük köyler varmış. Ben çiftçiymişim, siz çoban. Gün gelmiş, kapınızı çalmışım; “Bana bir koyun ver, hasat zamanı sana beş çuval arpa getireceğim” demişim. Siz de gözümdeki o samimiyete, alnımdaki tere bakıp “Tamam komşu, hasatta görüşürüz” demişsiniz.

İşte ekonomi tam olarak burada, paranın olmadığı o yerde başlamış. Sümerli bir kâtibin kil tablete kazıdığı “Ali, tapınağa 30 litre arpa borçludur” yazısı, aslında paranın değil, insanlığın birbirine verdiği sözün, yani güvenin ilk resmi belgesiymiş. O günlerde ekonominin temeli cüzdanlar değil, vicdanlarmış. İnsan insana güvenirmiş.

Sonra şehirler büyümüş. Köyün sınırları aşıldıkça, tanımadığımız insanların yüzleri çoğalmış. Güven, insanın gözlerinden çekilip devletin soğuk yüzüne, kralın parıltılı mührüne devredilmiş. Derken kâğıt çıkmış sahneye...

Dünya tarihinde ilk kâğıt parayı milattan sonra 10. yüzyılda Çinliler kullanmaya başladı. Adına “Jiaozi” dediler. Ama bu ilk kâğıt, bugünküler gibi havadan uydurulan bir şey değildi. Tüccarlar ağır demir ve bakır paraları yanlarında taşımakta zorlandıkları için, onları güvenilir depolara emanet ediyor, karşılığında bir kâğıt makbuz alıyorlardı. Yani o kâğıdın arkasında, depoda fiziken duran somut bir karşılık vardı. Kâğıt, altının ve demirin sadece taşınabilir dürüst bir gölgesiydi.

Fakat insanoğlunun fıtratı çabuk bozulur. Song Hanedanlığı’nı yönetenler bir süre sonra pazarın işleyişine bakıp şeytani bir gerçeği fark ettiler: “Nasıl olsa halk depodaki demiri, altını görmüyor. Sadece elindeki kâğıda bakarak alışveriş yapıyor. O halde depoda olandan biraz daha fazla kâğıt bassak kim anlayacak?”

Böylece 11. yüzyılda tarihin ilk büyük finansal hilesi yapıldı. Çin devleti, kasasında hiçbir karşılığı olmayan kâğıt paraları piyasaya sürmeye başladı. Sonuç mu? Güvenin yerini sahtekarlık aldığında ekonomi dikiş tutmadı; tarih ilk büyük hiperenflasyonu ve koca bir hanedanlığın çöküşünü yazdı.

Çin’in bu gizli hilesi, asırlar sonra Batı dünyasında meşru bir finans teorisine dönüşecekti.

Büyük şair Goethe, yalnızca bir edebiyatçı değil, aynı zamanda Weimar’ın maliye bakanıydı. En büyük eseri Faust’ta, insanlığın kaderini değiştirecek o tehlikeli kırılmayı sanki bugünleri görmüş gibi anlatır. Oyunda imparatorluk borç batağındadır, hazinede tek bir altın bile kalmamıştır. İşte tam o çaresizlik anında cingöz şeytan Mephistopheles sahneye çıkar ve kralın kulağına fısıldar:

“Kralım, hazinede altın yok ama yerin derinliklerinde, henüz keşfedilmemiş devasa altınlar var. Onları henüz çıkarmadık, elimizde değiller ama orada olduklarını biliyoruz. Gelin, o henüz çıkarılmamış hayali altınları teminat göstererek bugünden kâğıt para basalım!”

İmparator bu cazip teklife aldanır. Matbaalar çılgınlar gibi kâğıt basar, sahte bir refah rüzgârı eser, herkes bir gecede zenginleştiğini sanır. Fakat o gün insanlık, şeytanla en tehlikeli mukavelesini imzalamıştır: Olmayan bir şeyin, henüz doğmamış bir geleceğin karşılığında para basmak. Çin’in gizlice yaptığı kalpazanlık, artık modern merkez bankacılığının kurumsal kuralı olmuştur.

1971 yılında Amerika Birleşik Devletleri doların arkasındaki altın garantisini tamamen kaldırıp matbaanın düğmesine tek başına bastığında, Mephistopheles’in o hayali kâğıtları tüm dünyayı esir aldı.

Bugün geldiğimiz noktada artık ne insana güveniyoruz ne de kasadaki altına. Bugün sistem bize diyor ki: “Banka kredi verirken senin gelecekteki köleliğine, ödeyeceğin faize güveniyor. Devlet borçlanırken henüz doğmamış çocuklarının ödeyeceği vergilere güveniyor.”

Yani modern finans dünyası, var olan bir zenginliği değil; henüz yaratılmamış, gelecekte var olacağı varsayılan hayali değerleri bugünden harcama cinnetidir. Biz, olmayan şeyler üzerinden varmış gibi para basarak, insanlığın o en kadim ortaklık sermayesini, yani güveni yok ettik. Geleceğimizi bugünden ipotek altına aldık.

Şimdi soralım kendimize:

İnsanlık tarihinin en büyük icadı, cebimizdeki o kâğıt veya ekranımızdaki o dijital rakamlar mıdır; yoksa milyonlarca insanın birbirine inanmasını sağlayan o eski, samimi ve ahlaki güven köprüleri mi?

Eğer köprüyü yıkıp yerine şeytanın hayali kâğıtlarını koyduysanız, o kâğıtlar sizi eninde sonunda cehennemin dibine boylatır. Gökten üç elma düşmüş; biri paranın fıtratını bozanlara, biri geleceğini bugünden satanlara, biri de hâlâ Medine Pazarı’nın o saf ve ahlaki güvenini arayanlara...

Umberto Eco'nun bir sözü ile bitireyim;

"Bir kitap cevap vermek için değil, doğru soruları sordurmak için yazılır."

Bazen bir makale de bu amaçla yazılır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.