Ahmet Şükrü KILIÇ
Devletin hafızası 1988’e dönmeli
FETÖ soruşturmalarının firari sanıklarından, eski Konya Emniyet Müdürü Salih Tuzcu, 2008 yılında Çetin Oranlı’ya verdiği söyleşide şu ifadeleri kullanıyor:
“1988–1991 yılları arasında üç yıl boyunca Eğitim Daire Başkanlığı yaptım. O zaman emniyet teşkilatının 120 bin civarında sayısı vardı, şimdi 200 bini geçti. Bunların hem eğitimiyle, hem öğrenci-personel alımıyla, hem de hizmet içi eğitim ile meşgul oluyorduk. Teşkilat mensuplarına hem temel eğitim, hem de hizmet içi eğitim vermek benim için çok keyifliydi. Polis akademisine, polis okullarına sürekli derslere gittim. Polis eğitim merkezlerinde çok defa konferanslar verdim. Onlara hitap etmek, genç nesillere faydalı olmak benim için heyecan vericiydi. O güzel günlere doyamadım.”
İnsan bazen bir hatırayı anlatırken yalnızca geçmişini değil, geçmişte kurduğu düzenin sınırlarını da ele verir. Tuzcu’nun “O güzel günlere doyamadım” diyerek özlemle andığı yıllar, sıradan bir bürokratik görev dönemi değildir. 1988’den 1991’e kadar Emniyet teşkilatına alınan personelin, Polis Akademisine ve polis okullarına kabul edilen öğrencilerin seçilmesi ve eğitilmesi süreçlerinde Eğitim Daire Başkanlığının önemli bir ağırlığı bulunuyordu. Bu nedenle o yıllar, yalnızca bir öz geçmiş satırı olarak değil, devletin güvenlik hafızasında yeniden incelenmesi gereken kritik bir dönem olarak görülmelidir.
FETÖ, devlete bir gecede yerleşmedi. Kendisinden önce yol açan “Ağabeyler”, kendisinden sonra kadroları tahkim eden örgüt mensupları vardı. Bir yapının devlete sızması, kapıyı kırarak içeri girmesinden ibaret değildir; kimi zaman öğrenci seçen bir kurulda, sicil düzenleyen bir masada, mülakat yapan bir heyette ve gençlere istikamet veren bir kürsüde başlar. Devletin üniformasını giymek başka, o üniformanın içine hangi iradenin yerleştirildiğini anlamak başkadır.
Bu sebeple İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi’nin, 1988–1991 yılları arasında Emniyet teşkilatına yapılan öğrenci ve personel alımlarını, mülakat kurullarını, sınav süreçlerini, eğitim kadrolarını, sicil ilişkilerini ve sonraki görevlendirmeleri titizlikle inceletmesi faydalı olacaktır. Maksat, yıllar sonra insanları toptan zan altında bırakmak değil; örgütün kurumsal hafızaya hangi kapılardan girdiğini belgeye dayanarak ortaya çıkarmaktır. Çünkü adalet, herkesten şüphelenmek değil; şüpheyi delille sınamak ve hakikati isim isim ayırabilmektir.
Aynı cesaretin 2010 Anayasa değişikliği sürecinde de gösterilmesi gerekiyor. Referandum metninin ve değişikliklerin hazırlanmasında görev alan isimlerin hangi siyasi ve bürokratik sonuçlara hizmet ettiği hâlâ bütün yönleriyle sorgulanmış değildir. O süreçte rol alan bazı kişilerin bugün daha etkili görevlere getirilmesi, meselenin Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın gündemine şüphe düzeyinde dahi taşınıp taşınmadığı sorusunu haklı kılmaktadır. Tarihi sorgulamak, geçmişle kavga etmek değil; geçmişin bugünü yönetmesine engel olmaktır.
Bugün Adalet Bakanımız Akın Gürlek ile İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi, ortaya koydukları iradeyle milletimizin umudunu ve takdirini kazanmaktadır. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın sahadaki fiilî inisiyatifini temsil eden her iki bakanımızı tebrik ediyoruz. Fakat gerçek bir başarı, yalnızca bugünün suçlusunu yakalamakla değil, dünün ihmallerini ve örgütün kadro kurma güzergâhlarını da ortaya çıkarmakla mümkündür.
Devlet unutmaz denilir. Oysa devletin unutmaması, arşivlerinin bulunmasına değil; o arşivleri açacak iradenin varlığına bağlıdır. Şimdi o iradenin, 1988’e kadar uzanmasının vaktidir.