İdris BİLGİ
Üzüm Salkımı Gibi Sürüklenmek mi, Hakka Omuz Vermek mi?
Bazı sözler vardır; söylendiği günün şartlarını aşar, yıllar sonra yeniden karşımıza çıkar. Çünkü mesele aslında bir şahıs, bir cemaat veya bir dönem meselesi değildir. Mesele, insanın kime bağlandığı, kime itaat ettiği ve iradesini kimin eline bıraktığı meselesidir.
Yıllar önce Merhum Mahmut Esad Çoşan Hocaefendimizin sözlerinden yola çıkarak bugün yeniden düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor:
“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”
Bu ifade oldukça çarpıcıdır.
Çünkü insan, yaratılışı gereği bir yere ait olmak ister. Bir topluluğun içinde bulunmak, aynı değerleri paylaşan insanlarla yol yürümek güzeldir. Hele söz konusu olan Allah'ın rızası, Kur'an hizmeti, eğitim, hayır ve iyilik ise insanların bir araya gelmesi büyük bir nimettir.
Fakat burada çok önemli bir sınır vardır:
Birlik olmak başka şeydir, iradeyi bir başkasına teslim etmek başka şey.
Teşkilat mı, şahıs merkezli yapı mı?
Bugün sivil toplum kuruluşlarından vakıflara, derneklerden eğitim kurumlarına, çeşitli hizmet yapılarından sosyal oluşumlara kadar pek çok alanda teşkilatlanmaya ihtiyaç duyuyoruz.
Teşkilat olmadan büyük işler yapmak zordur.
●İstişare gerekir.
●Görev paylaşımı gerekir.
●Disiplin gerekir.
●Liderlik gerekir.
Ama bütün bunların üzerinde bir ölçü daha vardır:
Hak ve adalet.
Bir teşkilat, mensuplarının aklını ve vicdanını iptal ettiği anda hizmet olmaktan çıkar; şahıs merkezli bir yapıya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bir insanın bütün doğruları temsil ettiği, onun söylediğinin sorgulanmadan doğru kabul edildiği, farklı düşünmenin sadakatsizlik sayıldığı yerde artık birlikten değil, bağımlılıktan söz etmeye başlarız.
Oysa İslam, insana aklını, iradesini ve vicdanını emanet olarak verir.
“Bana da tabi olmayın!”
Belki de üzerinde en fazla düşünülmesi gereken sözlerden biri şudur:
“Tâbî olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın!”
Bu söz ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.
Çünkü çoğu insan kendisine bağlı insanlardan memnun olur. Kendisine itiraz edilmemesini ister. Sözü tartışılmasın, kararları sorgulanmasın, çevresindeki insanlar kendisini sürekli onaylasın ister.
Fakat gerçek önderlik bunun tam tersidir.
Gerçek bir rehber, insanları kendisine bağımlı hâle getirmez; hakka, hakikate ve doğru ölçülere yönlendirir.
Çünkü bir insanı kendisine bağlayan değil, Allah'a kulluğunu güçlendiren kişi gerçek anlamda yol göstericidir.
Bu sebeple:
“Bana değil, Allah'ın emrine uyun.”
mesajı, aslında şahıs kültünün karşısına çok güçlü bir ahlaki ilke koymaktadır.
Bugünün en büyük tehlikelerinden biri: Şahsı ölçü hâline getirmek
Bugün iletişim araçları sayesinde insanlar hiç olmadığı kadar görünür durumda.
Bir kişinin konuşmaları milyonlara ulaşabiliyor.
Bir hocanın videosu binlerce kişi tarafından paylaşılabiliyor.
Bir kanaat önderinin söylediği bir söz, birkaç saat içinde geniş kitlelerin ortak kanaatine dönüşebiliyor.
Bu imkânların büyük faydaları olduğu gibi ciddi riskleri de var.
Çünkü bazen insanlar söylenen sözün doğruluğuna değil, söyleyen kişinin kim olduğuna bakmaya başlıyor.
“Bunu kim söyledi?”
sorusunun önüne,
“Bu söz doğru mu?”
sorusunu geçiriyoruz.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Bir söz doğruysa, söyleyen kişinin kim olduğundan bağımsız olarak doğru olduğu için değerlidir.
Yanlışsa, onu söyleyen kişi çok sevilen, saygı duyulan veya büyük bir makam sahibi olsa bile yanlış olmaktan çıkmaz.
“Hürriyet aziz şeydir”
İnsan özgürlüğü, İslam'ın temel ahlaki değerlerinden biridir.
İnsanın Allah'a kul olması, diğer bütün kulluk biçimlerinden kurtulmasının da temelidir.
Kur'an'ın öğrettiği:
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
ifadesi, aslında insanın yönünü tayin eder.
Kul yalnız Allah'a kulluk eder.
Dolayısıyla hiçbir insanın iradesini başka bir insanın iradesi altında tamamen eritmesi doğru değildir.
Bir hocayı sevebiliriz.
Bir büyüğümüze saygı gösterebiliriz.
Bir liderin tecrübesinden istifade edebiliriz.
Bir ekiple omuz omuza çalışabiliriz.
Bir vakıfta, dernekte veya teşkilatta görev alabiliriz.
Fakat bunların hiçbiri aklımızı, vicdanımızı ve doğruyu yanlıştan ayırma sorumluluğumuzu başkasına devretmemizi gerektirmez.
Birlik neden bozuluyor?
Bugün zaman zaman “Aman birlik bozulmasın”, “Aman teşkilat zarar görmesin”, “Aman insanlar ayrılmasın” diyerek yanlışların üzerinin örtüldüğünü görebiliyoruz.
Oysa birlik, yanlışın etrafında kenetlenmek değildir.
Birlik, doğrunun etrafında kenetlenmektir.
●İstişare etmek birliktir.
●Farklı düşünceleri dinlemek birliktir.
●Hakkaniyetli eleştiriye açık olmak birliktir.
●Yanlış gördüğünde kardeşini incitmeden uyarmak birliktir.
Fakat bir kişinin yanlışını sırf “birlik bozulmasın” diye savunmak, uzun vadede birliği güçlendirmez.
Tam tersine, içeride biriken problemler daha büyük kırılmalara dönüşür.
Herkes kendi sorumluluğunu taşımalı
Bugün hepimizin kendimize sorması gereken bir soru var:
“Ben doğru olduğu için mi bir insanın yanındayım, yoksa o insan yanımda olduğu için mi doğru kabul ediyorum?”
Bu iki yaklaşım arasında çok büyük fark vardır.
İlki hakkaniyettir.
İkincisi taassuptur.
İlki şahsı değil hakikati merkeze alır.
İkincisi hakikati şahsa göre şekillendirir.
İslam dünyasının, sivil toplumun ve hizmet hareketlerinin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de belki budur:
Şahıs merkezli bağlılık yerine ilke merkezli dayanışma.
Aynı hedefte buluşalım, fakat irademizi kaybetmeyelim
İnsan tek başına her şeyi yapamaz.
Bu nedenle işbirliği şarttır.
Aynı hedefe yürüyen insanların birbirleriyle dayanışması büyük bir güçtür.
Fakat işbirliği ile bağımlılığı birbirine karıştırmamak gerekir.
Birlikte yürümek güzeldir.
Ama birbirinin iradesini taşımak zorunda olmak değildir.
Bir insan sana destek oluyorsa onunla yol yürürsün.
Sana haksızlık yapıyorsa uyarırsın.
Yanlışta ısrar ediyorsa mesafeni korursun.
Çünkü sadakat, yanlışa ortak olmak değildir.
●Kardeşlik, her
söyleneni onaylamak değildir.
●Vefa, haksızlığı savunmak değildir.
●Teşkilat, insanları bir liderin arkasında sürükleyen bir mekanizma değildir.
Asıl teşkilat; insanların aynı değerler etrafında, özgür iradeleriyle, istişare ederek ve birbirlerine güvenerek çalışabilmeleridir.
Bugün bize düşen nedir?
Bugünün dünyasında belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, birbirimizi putlaştırmadan sevmek; büyüklerimizi kutsallaştırmadan saymak; liderlerimizi sorgulanamaz hâle getirmeden takip etmek ve teşkilatlarımızı şahısların değil ilkelerin üzerine inşa etmektir.
●Çünkü insanlar değişir.
●Yönetimler değişir.
●Görevler değişir.
●Teşkilatlar değişir.
●Ama hakikat değişmez.
Allah'ın kitabı, adalet, emanet, ehliyet, istişare ve güzel ahlak gibi temel ölçüler ise her dönemde bizim rehberimiz olmaya devam eder.
Bu nedenle insanlara değil, hakka yaslanmalıyız.
Şahıslara değil, ilkelere güvenmeliyiz.
Körü körüne itaati değil, bilinçli sorumluluğu büyütmeliyiz.
Bir kişinin arkasında sürüklenen kalabalıklar olmaktan ziyade, aynı hakikatin etrafında kendi iradesiyle birleşen insanlar olmalıyız.
Çünkü mesele kaç kişiyi peşinden sürüklediğin değildir.
Asıl mesele, peşinden gelen insanların kendi ayakları üzerinde durup duramadığıdır.
Ve belki de bütün bu tartışmaların sonunda kendimize şu cümleyi yeniden hatırlatmalıyız:
“İnsan, ancak Allah'a kul olur.”
Gerçek özgürlük de tam burada başlar.
İnsan Allah'a kul oldukça, başka insanların kulu olmaktan kurtulur.
Ve belki bugün, her birimizin yeniden düşünmesi gereken en önemli mesele budur:
Biz hakikatin yanında mı duruyoruz, yoksa birilerinin yanında durduğu için mi hakikati orada arıyoruz?