Erzincan’ın Küllerinden Yassıada’nın Karanlığına: Bir Savcı, Bir Şair ve Silinmeyen İzler

TRT’nin dijital platformu TABİ’de yayınlanan "Kara Kış" dizisi, hafızalarımızda hala taze olan o büyük acıyı, 1939 Erzincan depremini tekrar gündeme taşıdı. Nüfusun yarısından fazlasının bir gecede yok olduğu o elim hadise, sadece toprağın değil, vicdanların da sınandığı bir dönüm noktasıydı.

Diziyi izlerken insanın aklına şu sorular düşmeden edemiyor: Dönemin İnönü hükümetinin o meşhur kayıtsızlığına, felaketten sadece üç gün sonra hiçbir şey olmamışçasına düzenlenen o yılbaşı balolarına, hane başına "lütfedilen" sekizer çiviye ya da uzak coğrafyalardan, Arakan’dan gelen yardımların akıbetine değinilecek miydi? Maalesef, şaşırmadık. Tarihin bu karanlık dehlizlerine girilmediği gibi, "Milli Şef" figürü onore edilerek geçilmiş.

Mahkumların Sadakati ve Savcı İzzet Akçal

Ancak o büyük felaketin içinde, insanlık onuruna dair unutulmaz bir hikâye gizlidir: Erzincan Mahkumları. Deprem sonrası 241 mahkum, enkaz altındaki binin üzerinde canı kurtarmak için dışarı çıkmış ve her akşam sadakatle hapishanelerine geri dönmüşlerdi. Bu güvenin mimarı ise dönemin Erzincan Başsavcısı İzzet Akçal’dı. Akçal, mahkumlara kefil olmuş, onlar da bu güveni boşa çıkarmamıştı. Bu kahramanlık hikâyesi TBMM’de öyle bir yankı buldu ki, özel bir kanunla bu mahkumların cezalarında 4/5 oranında indirime gidildi.

Bursa Cezaevi: İzzet Akçal ve Nazım Hikmet Karşılaşması

İzzet Akçal’ın yolu, 1940’ların sonunda Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na düştü. Kaderin cilvesine bakın ki, o dönemde ideolojik görüşleri nedeniyle 28 yıl hapse mahkûm edilen Nazım Hikmet de aynı cezaevindeydi. Akçal, sadece kanun adamı değil, aynı zamanda bir vicdan adamıydı. Nazım’ın insani şartlarını iyileştirdi; ona ışık alan bir oda, kağıt ve kalem sağlayarak büyük şairin üretimine engel olmak yerine imkân sundu.

Siyaset, Darbe ve Yassıada Zulmü

1950 seçimleriyle birlikte Demokrat Parti saflarında siyasete atılan Akçal, milletvekilliği ve Bakanlık makamlarına kadar yükseldi. Ancak Türkiye’nin demokrasi tarihine sürülen o kara leke, 27 Mayıs 1960 İhtilali, İzzet Akçal’ı da vurdu. Hizmet ettiği devlet tarafından Yassıada’ya gönderildi, Yüksek Adalet Divanı’nda yargılandı ve Kayseri Cezaevi’nde hapis yattı.

Eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın da amcası olan Akçal, bir başbakan ve iki bakanın idam edildiği o hukuksuz dönemin canlı şahidiydi. Bugün, o mahkemelerin verdiği kararların hiçbir hukuki mesnedi olmadığı, somut delilden yoksun siyasi infazlar olduğu tescillenmiş durumdadır.

Bitmeyen Garabet: Askeri Anayasa

Şükürler olsun ki, ülkemizde askeri vesayet dönemi sona erdi. Ancak hala bir büyük garabetle karşı karşıyayız: Hala askeri bir anayasa ile yönetiliyoruz. 1980 darbesinin mimarı, sağlığında rütbeleri sökülen Kenan Evren’in imzası bulunan kanunlar hala yürürlükte.

Erzincan’ın enkazından, Yassıada’nın karanlık koğuşlarına uzanan bu tarihi serüven bize tek bir şeyi hatırlatıyor: Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, vicdanlarda tesis edildiği sürece kalıcıdır. Tarihi gerçekleri dizilerin kurgusuna kurban etmeden, tüm çıplaklığıyla konuşma vaktimiz çoktan gelmiştir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.