Cem MURAT
Esaretin İki Yüzü: Cop ve Konfor
Daha evvel 1948 yılında basılan George Orwell’in 1984 isimli kitabını 3 yazı ile özetlemeye çalışmıştım. Kısaca bu kitapta cop vardı, otorite vardı, her hareketi izlenen insanlık vardı. Korkuyla yönetilen, işkence edilen, kitapları yasaklayan, bilginin tehlikeli olduğuna hükmeden ve gerçeğin ne olduğuna sadece kendi karar veren bir otorite.
Sürekli savaş vardır, korku vardır. İnsanlar açtır, üşür, korkar ve zulüm altındadır. Öncelikleri hep hayatta kalabilmek olduğundan otoriteye karşı asla bir ve beraber olamazlar.
Yine daha evvel ucundan bahsettiğim başka bir kitap daha var. 1932 yılında yazılmış. Cesur Yeni Dünya isimli, yazarı Aldous Huxley. Orwell dünyasının tam tersi bir dünyadan bahsediyor. Ancak aynı kapıya çıkıyor. İnsan özgürlüğünün gaspı.
Cesur Yeni Dünya isimli kitap, Orwell’in aksine insanları okşayarak, lüks ve eğlence ile yönetir. Özgürlüklerini böyle elinden alır. Çünkü sürekli eğlenen ve tatmin edilen insan da korkutulan insan gibi sorgulamaz. Savaş yoktur, korku yoktur, açlık yoktur. Yoksulluk yoktur.
Huxley’in eserinde kitaplar yakılmaz ama zaten kitap okuyacak zamanın yoktur zira eğlence ve haz her daim öncelenir. Tüketim, soma ve konfor ana silahlardır.
Aşk yoktur, aile yoktur. Herkes herkesindir; bağlılığın yerini haz almıştır. Çocuklar ailelerde değil, laboratuvarlarda üretilir.
Toplum daha doğmadan beş sınıf olarak üretilir. Kimileri yönetmek, kimileri düşünmek, kimileri ise yalnızca çalışmak için üretilir. Üstelik herkes bulunduğu sınıftan memnun olacak şekilde çocukluğundan itibaren şartlandırılır.
Kitapta insanların mutsuzluk anlarında sığındıkları "soma" isimli bir ilaç vardır. Soma, acıyı gerçekten çözmez, sadece hissetmeyi engeller. Bugün dönüp dünyaya baktığımızda somayı sadece kimyasal bir uyuşturucu olarak okumak hata olur. Algoritmaların dikkatimizi sürekli yönlendirdiği sosyal medya akışları, bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı, hızlı içerikler ve zor duygulardan kaçmayı bir yaşam felsefesi haline getiren "iyi hisset" kültürü…
Bunların hepsi modern dünyanın somalarıdır. Huxley’nin derdi eğlenceyle değil; eğlencenin düşünmenin yerini almasıyladır. Eski eşyayı tamir etmenin ayıp, yenisini almanın erdem sayıldığı bu kurgu, bugünün kullan-at tüketim toplumunun ta kendisidir.
Romanda "anne", "baba", "aile" gibi kavramlar neredeyse küfür gibi algılanır. Çünkü aile; güçlü bağlar oluşturur, sadakat üretir, devletten bağımsız bir aidiyet sağlar. Aile, itaati kıran ilk okuldur. Bu da merkezi kontrolü zayıflatır. Bu yüzden çocuklar laboratuvarlarda, seri üretim bantlarında (Bokanovsky Süreci) üretilir.
Romanın en etkileyici tarafı bana göre şu düşüncedir:
“İnsanlar zincirlerini sevebilir.”
Bu, zorbalıkla değil; haz, konfor ve alışkanlık yoluyla gerçekleşebilir.
Kitap, insanın özgür düşünme kapasitesini konfor uğruna nasıl terk ettiğini anlatır.
Son olarak kitapta elbette geleneksel aile yapısına sahip olan bir azınlık da mevcut.
Vahşi Rezervi’nde yaşayan bu insanlar eski usul yaşarlar. Doğal yollarla doğar; aile kurar, sever, kıskanır, acı çeker, yaşlanır ve ölür. Dünya Devleti ise bütün bunları medeniyetsizlik olarak görür.
Netice olarak; Bu iki kitap da farklı yöntemlerle aynı kapıya çıkıyor.
Orwell bize şunu anlatır:
"Bir gün devlet senden özgürlüğünü zorla alabilir."
Huxley ise daha sessiz ama daha sarsıcı bir cümle kurar:
"Dikkat et... Belki de bir gün özgürlüğünü kimse senden almayacak. Sen onu rahatlık, haz ve güvenlik karşılığında kendin teslim edeceksin."
Biri 1948’de yazılmış, diğeri 1932’de…
Belki de bu iki romanın asıl başarısı geleceği tahmin etmeleri değildir. Asıl başarıları, insanın zaaflarını doğru okumalarıdır.
Bugün asıl soru Orwell'in mi, Huxley'nin mi haklı çıktığı değildir. Asıl soru: Özgürlüğümüzü bizden zorla mı alacaklar, yoksa biz onu konfor karşılığında gönüllü mü teslim edeceğiz?