Cem MURAT
ÖZNEDEN NESNEYE: TAKLİD RADDESİNE…
Bir medeniyetin en büyük kırılımı, düşmanının onu yıkması değildir. Asıl kırılma, o medeniyetin kendi çocuklarının bir gün kendi köklerinden uzaklaşmaya başlamasıdır. Maalesef bugün böyle bir eşikteyiz.
Tarihsel geleneğin, inancın ve medeniyet mirasının imkânlarıyla yetişen; fakat belirli bir refah ve statü seviyesine ulaştıktan sonra geldiği yere yukarıdan bakmaya başlayan bir kesimle karşı karşıyayız artık.
Tıpkı sosyal basamakları tırmandıktan sonra çocukluğunun mütevazı evinden ve ailesinden utanmaya başlayan sekülerleşmiş birey gibi; bu zihniyet de kendisini var eden medeniyetin değerlerine karşı bir mesafe geliştirme hatta reddetmekte bir marifet görmektedir. Bir zamanlar sığındığı değerler, şimdi ona taşınması gereken bir yük gibi görünmektedir. Kökleriyle bağını koparmayı ilerlemek zanneden bir insanın savrulması nasıl kaçınılmazsa, kendi medeniyetinin ruhuyla bağını koparan bir toplumun da başkasının kavramlarıyla kendisini tarif etmeye başlaması ve o minvalde bir yaşam sürmesi o kadar kaçınılmazdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en ciddi meselelerden biri, inancı ve medeniyet birikimini “bir zamanlar işe yaramış ve kullanma tarihi geçmiş tarihi bir miras” seviyesine indirmemizdir. Geçmişte inancımızın kadına hak ettiği değeri verdiğini, kabileciliği yıktığını, adaleti merkeze alarak insan onurunu koruduğunu anlatırız. Fakat iş ekonomi politikaya, aileye, eğitime, hukuka, şehir hayatına, tüketim kültürüne, servete ve bir şirket bir makam yönetmeye geldiğinde nedense aynı ilkelerin sesi kesilir, esamesi okunmaz. Çünkü artık başka bir dünyada yaşandığı düşünülür ve çoğu zaman o kuralları değiştirmek yerine kendi değerlerimizi onlara uydurmayı tercih ederiz. Böylece ortaya tuhaf bir insan tipi çıkar:
İnancını muhafaza eder ama inancının hayat üzerindeki iddiasını terk eder; sembolünü taşır fakat ilkesini taşımaz; geçmişini över ancak geçmişin ürettiği zihniyetin bugün için bir söz söyleyebileceğine inanmaz. Böylece gelenek yaşayan bir kaynak olmaktan çıkıp duvarda asılı güzel bir hat levhasına dönüşür; övülür ama hayata geçirilmez, miadı dolduğu düşünülür.
Oysa gelenek geçmişte kalmış bir dekor değil, bugünün sorunlarını anlamamızı sağlayacak bir hafıza ve yöntemdir. Mesele geçmişe dönmek değil ki, geçmişten gelen hikmeti bugünün dünyasına taşıyabilecek bir zihne bürünebilmektir.
Bu zihinsel kırılma dün başlamadı. Dünya’da Sanayi Devrimi ile başlayan süreç, bizde ise Tanzimat'tan itibaren hız kazanan Batılılaşma hamleleri, toplumun ana gövdesinden kopuk fakat kamusal alanda son derece etkili bir elit sınıf meydana getirdi. Toplumun geniş kesimleri ise kendi inanç ve değer dünyasını koruyabilmek için uzun süre direnç gösterdi. Dilini, ezanını, ilim geleneğini, ailesini ve mahallesini bazen baskıyla, bazen yoksullukla küçümsenerek ama bir şekilde tuttuğu dalı bırakmayarak korudu.
Ne var ki tarih bazen insanı yasaklarla değil, artan refah ve imkânlarla değiştirir. Asıl büyük kırılma da burada başladı: Direnen toplum kentleşti, eğitim imkânlarına kavuştu, sermaye biriktirdi ve yıllarca kapısında beklediği dünyanın içine girdi. Fakat bazıları o kapıdan girerken zihnini değiştirmesi gerektiği gibi bir haleti ruhiyeye büründü.
Küresel ekonomi doktrinleri ve dolayısıyla iktisadi güç, Batı merkezli yaşam tarzını ve tüketim kültürünü dindar kesimlerin de hayatına taşıdı. Semboller muhafaza edildi fakat hayatı belirleyen ahlaki ilkeler giderek başka referanslara bırakıldı. Başörtüsü kaldı fakat tüketim biçimi değişti; dindarlık kaldı fakat servetle kurulan ilişki farklılaştı; aile söylemi kaldı ama aileyi ayakta tutan fedakârlık ve kanaat zayıfladı. Tanzimat aydını çoğu zaman açıkça reddederek Batılılaşmıştı; bugünün muhafazakâr burjuvazisinin bir kısmı ise değerleri tamamen reddetmek yerine onları yeniden yorumladı, esnetti ve kendi hayat tarzına uyacak hâle getirdi. Böylece teslimiyet, bazen “sentez” adı altında daha zarif bir kılığa büründü. Böylece vicdanı da rahat etti ve aslında kendini kandırdı.
Buradaki asıl tehlike inancı yalnızca ibadete, vicdana ve bireysel ahlaka hapsetmektir. Böyle yaptığınızda, onun toplumsal meseleler karşısındaki dönüştürücü gücünü de elinden alırsınız. O zaman adalet yalnızca güzel bir kavram, emanet vaaz konusu, kul hakkı ise bireysel vicdan meselesine dönüşür. Faiz, sömürü, yoksulluk, gelir dağılımı, eğitim, şehirleşme ve hukuk gibi hayatın gerçek meseleleri ise modern dünyadaki düzenin kendi kurallarına bırakılır.
İşte tam burada büyük bir çelişki doğar: İnanç vardır ama iddiası yoktur; ahlak vardır ama düzen kurma gücü yoktur. Böyle bir inanç insanı belki teselli eder ama toplumu dönüştüremez. Oysa medeniyetler yalnızca insanlara teselli vermek için değil; insana nasıl yaşayacağını, nasıl kazanacağını, nasıl paylaşacağını ve gücü eline aldığında nasıl bir insan olarak kalacağını söylemek için kurulur.
Elimizde hâlâ tükenmemiş bir miras var; sorun mirasın yokluğu değil, onunla kurduğumuz ilişkinin sığlaşmasıdır. Yoksa sağlam bir referansımız mevcut. Hem dini hem ananevi bir mirasın varisleriyiz biz.
Bugünkü gençliğe düşen görev, geçmişin zihnini, yöntemini ve ilim ahlakını keşfetmektir. Gazali'yi, Razi'yi, Taftazani'yi, İmam Rabbani'yi yalnızca isim olarak bilmek yetmez; onların hangi sorular ve sorunlarla mücadele ettiğini ve hakikati nasıl aradığını anlamak gerekir.
Günümüzün hızlı dünyası bize derinliği unutturuyor; her konuda fikrimiz var fakat az ve sığ bir bilgimiz var, çok konuşup az okuyoruz, çok tüketip az üretiyoruz. Buna karşı verilecek en güçlü cevap daha fazla slogan değil, daha fazla ilimdir.
Medeniyet iddiası yalnızca büyük sözlerle kurulmaz. Kazancımızda adalet, ticaretimizde emanet, ailemizde sadakat, gücümüzde merhamet, zenginliğimizde paylaşma yoksa söylediğimiz medeniyet yalnızca bir retorikten ibarettir. Çünkü bir medeniyet önce insanı, sonra insan eliyle kurumları, ardından kurumlar eliyle toplumu dönüştürür. İnancı yalnızca vicdana hapsetmeden; iktisatta adaleti, siyasette emaneti, hukukta hakkaniyeti, ailede sadakati, sanatta estetiği, eğitimde hakikati, şehirde insanı ve güçte sorumluluğu yeniden konuşmak zorundayız.
Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, başkasına benzeyerek kendimizi ispat etme ihtiyacından kurtulmaktır. Mesele Batı'nın ürettiği her şeyi reddetmek ya da her şeyi ölçü kabul etmek değildir. Bilimi, teknolojiyi ve kurumları alıp tartışabiliriz; ancak bütün bunları kendi insan bakiyemizin, ahlakımızın ve medeniyet iddiamızın dışında düşünmek zorunda değiliz. Başkasının medeniyetinin tüketicisi olmakla kendi medeniyetinin kurucusu olmak arasında uçurum vardır. Bizim ceddimiz özne idi biz neden nesne olmaya razı olalım?
Fakat ben inanıyorum ki bu mesele henüz bitmedi; bir medeniyetin hafızası tamamen silinmedikçe yeniden ayağa kalkma ihtimali vardır. Bize düşen geçmişin gölgesinde yaşamak değil, geçmişin ışığında yeni bir gelecek kurmaktır. Taklit etmek değil anlamak; ezberlemek değil düşünmek; konforu değil karakteri ve değerlerimizi büyütmek ve en önemlisi, köklerinden utanmayan bilakis köklerini okuyan, anlayan ve yaşadığı döneme taşıyan bir nesil yetiştirmektir. Çünkü medeniyetler yalnızca büyük devletlerle ve binalarla kurulmaz.
“… Bir devleti devlet yapan nedir? Kalın surlar, yüksek kale burçları mı? Hayır. Bir devleti devlet yapan yüksek değerlere sahip insanlardır. O insanlar ki ödevlerini bilirler. Ama haklarını da bilirler ve o hakları koruyacak cesareti gösterirler …” (Thomas Jefferson*, ABD’nin 3cü başkanı)