Pamuk İpliğinde Bir Medeniyet: Batı’nın Konfor Tuzağı ve Yaklaşan Büyük Sarsıntı

Batı medeniyeti, on yıllardır Doğu’nun hammadde ve enerji kaynaklarına "kesintisiz erişim" varsayımı üzerine kurduğu o meşhur sonsuz refah masalının sonuna gelmiş durumda. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen haritalar boşuna değildi; ancak bugün o haritaların üzerindeki kontrol kaybediliyor. Batı, sömürü çarklarının eskisi kadar rahat dönmediği, çaldıkları zenginlikleri kaybetme arifesinde oldukları bir tarihsel eşikte duruyor.

Batı ekonomilerinin maliyeti düşürmek adına kutsallaştırdığı "Tam Zamanında Üretim" (Just-in-Time) modeli, bugün onların en büyük zafiyeti haline gelmiştir. Tedarik zincirindeki birkaç haftalık bir aksamayı dahi absorbe edemeyecek kadar güçsüz ve hantal kalan bu yapı, aslında "Sıfır Stok" politikasının "Sıfır Güvenlik" anlamına geldiğini acı bir şekilde tecrübe ediyor.

2020’deki küresel pandemi, Batı’nın o "modern ve nazik" toplum yapısının ne kadar sığ olduğunu kanıtladı. Bir paket tuvalet kağıdı için birbirini darp eden "modern" insan, sistemin sadece 48 saatlik aksamasında ilkel güdülerine geri döndü. Koca devletlerin birbirinin tıbbi malzemelerine el koyup "deniz haydutluğu" yaptığı o günler, maskenin altındaki vahşi hayatta kalma mücadelesini ifşa etti.

Bugün yaşanan Hürmüz Boğazı krizi, bu tablonun bir üst versiyonudur. Filistin’de yıllardır süren soykırıma "meşru müdafaa" diyerek sessiz kalanlar, kendi petrol akışları 24 gün sekteye uğrayınca "küresel hukuk" diye feryat etmeye başladılar. Zira Batı’nın sosyal barışı, Doğu’nun fosil yakıtına endekslidir. Bu damar sıkıldığında, o süslü "insan hakları" makyajı anında akar. Yarın sabah aracınızın deposunun boşaltılmış olduğunu görürseniz, şaşırmayın.

Batı’yı bekleyen asıl tehlike petrolün bitmesi değil; enerji fiyatlarının tetikleyeceği gübre ve gıda krizidir. Bu, henüz yansımaları tam görülmeyen asıl büyük dalgadır. Petrol kesilince arabalar durur, ancak gübre kesilince toprak susar ve dünya aç kalır. Paranın (madde) hükmünün bittiği, fiziksel varlığın (mana ve hammadde) konuştuğu bu yeni dönemde, krizleri sadece "parayla ötelemeyi" bilenler büyük bir bozgunla yüzleşecektir.

Türkiye, maruz kaldığı ağır ambargo ve yaptırımlara rağmen ayakta kalmayı başarmış, dış politikada geri adım atmayan bir özgüvene sahiptir. Bu direncin arkasında; krizlere alışık olmamız, yeri geldiğinde konforumuzdan feragat edebilmemiz ve dünyadaki gelişmelere karşı gerçekçi bir duruş sergilememiz yatmaktadır. Savunma sanayiindeki yüksek başarı ve kendi kendine yetebilme potansiyeli, ülkemizi küresel sarsıntıda "güvenli bir liman" olarak pekiştirmiştir.

Bugün yaşanan bir gelişme, bu "güvenli liman" tezini doğrular niteliktedir. ABD başkanlarının dahi icazet aldığı, yaklaşık 14 trilyon dolarlık devasa bir sermayeyi yöneten BlackRock Başkanı Laurence D. Fink’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyareti tesadüf değildir.

Mehmet Şimşek, Alparslan Bayraktar ve Dünya Ekonomik Formu (WEF) yöneticisi Alois Zwinggi’nin de hazır bulunduğu bu görüşmede; enerji güvenliği, gıda ve finans başlıklarının masada olması kritik bir mesajdır. Küresel sermaye, çöken Batı konforunun ardından kendine yeni ve güvenli bir liman mı arıyor, yoksa "son kalenin" nabzını mı yokluyor? Yakında anlayacağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.