İbrahim Halil ER

İbrahim Halil ER

TASAVVUF'UN ORTAYA ÇIKIŞI

Tabiînler devrinden itibaren, İslâm devletinin genişlemesi ve çeşitli ırk, din, dil ve kültürlere sahip insanların İslâm cemiyeti içine girmiş olması sebebi ile fikrî hareketlerde bir gelişme olmuş, çeşitli ilimlerle uğraşılmaya başlanmış, bu işlerle uğraşanlara, uğraştıkları işlere uygun isimler verilmiştir. 


Tefsir ilmi ile meşgul olanlara müfessir, hadisle meşgul olanlara muhaddis, kelâm ve fıkıhla meşgul olanlara mütekellim ve fakîh denildiği gibi, dünyadan yüz çevirip nefislerini Allah'a yönelten, riyazet yoluyla ruhi kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan kimselerin yoluna da “Tasavvuf” (yün elbise giydikleri için, fakir elbisesi bu) adı verildi ve bu isim ikinci yüzyılın başından itibaren yaygınlık kazanmaya başladı. (ismail cerroğlu, tefsir tarihi)

 

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde “Tasavvuf kelimesi geçmiyor diye bunu İslâm'a yabancı ve onun dışında bir hareket imiş kabul etmek de doğru değildir. Tasavvuf, ruhî bir yaşantı, ruhî kabiliyetleri geliştiren bir hareket olarak kabul edilirse, böyle bir hareketi İslâm'ın bünyesinde görmek mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, risâletle görevlendirilmeden önce, Hirâ Mağarasında yalnız başına tefekküre dalar ve Rabbini anardı. Hz. Peygamber’in ve ashabının -gazveler ve fetihlerden sonra çok ganîmete sahip oldukları halde- son derece sâde ve mütevazı yaşantıları bu konu için bir temel teşkil edecek mahiyettedir. Şunu unutmamak gerekir ki İslâm, sırf şekilden ibaret, kuru emirler ve nehiyler yığını değildir. İslâm ruhla bedenin birleşip olgunluğunu bulduğu bir dindir. Bu bakımdan Hz. Peygamber; A'râf Sûresinin 32. âyetindeki “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zinet ve temiz azıkları haram kılan kimdir?” emrine uyarak, yemiş, içmiş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, savaşmış, normal bir insan gibi yaşamıştır. Fakat bu dünyevî yaşantısı içerisinde manevî mücâdeleden de hiçbir zaman geri kalmamıştır. Kısacası vücudunun da, ruhunun da gıdasını vermiş, madde ve rûh dengesini en güzel ayarlayan örnek bir kimse olmuştur. Sahâbileri de imkân ve kudretleri nispetinde onun izinde yürümeye çalışmışlardır.


İLMİN İNKİŞAFI VE NAKŞİBENDİLİK


SORU: Diğer meşrepler tarafından daha zahirci/ilmi diye tenkit edilen Nakşibendiye'nin Osmanlı coğrafyasında revaç bulması ile dünyadaki bilim ve teknoloji çağının başlaması/inkişafı ve sanayileşme devriminin başlaması ile paralel olması arasında bir münasebet var mı?


CEVAP
Aslında her tarikat bir meşrebe hitap eder ve ona göre şekillenir. Yani tarikatları çeşitli meşreplerin kulüpleri gibi görürsek ilmiye sınıfı nakşi, müzisyenler mevlevi, askeri sınıf bektaşi vb... olarak dağıldığını görürüz. 
Nakşiliğin bu minvalde halk arasında daha revaçta bulması onun SOHBET yöntemini kendisine şiar edinmesidir. Sadece zikri değil aklı da kullanır ve halkın ihtiyaç duyduğu ilmi doğrudan onlara sunar.


Yazılı kültürün zayıf olduğu ve şifahi kültürün yoğun olduğu anadolu coğrafyasında halk kapılarına kadar gelen bu deryadan içmek için sıraya girerler. Böylece insanlar bu meşrebe yönelirler. Çünkü sıradan halkın bir ilim adamıyla muhabbet etmesi, sohbet etmesi neredeyse imkansızdır. Büyük kavuklu ulema, daha çok umera ile teşriki mesai yaparken arifler halkla düşüp kalkmaya onlara zaman ayırmaya çalışmış, bir anlamda miskinlerle birlikte olun dusturunu kendilerine örnek alırken, aynı zamanda halka tebliğ yapıp islamın anlamını ve ruhunu onlara kazandırmaya çalışmışlardır. 


Dönemin ilmi inkişafı da insanların soru soracak kişilere ihtiyaç duyması nakşi tarikatlarının yaygınlaşmasına neden olmuştur. Diğer dergahların başındakiler ilimden nasipleri az kişilerden oluşmuş iken (Yani diğer dergahlar ilim şartını koşmadıklarından, ilim adamlarından oluşmamış olabilir), nakşilerin ilmi icazeti olmayana hilafet vermemesi buraları ilim merkezi haline getirmiştir. 


Dönemin siyasi atmosferi de islami vahdeti yaygınlaştırma üzerine kurulduğundan özellikle nakşi tarikatlarının halkla kurdukları bu yakın temastan yararlanma yoluna gitmiş ve bu tarikatların tüm osmanlı coğrafyasında yaygınlaşmasını sağlamıştır. böylece merkezi hilafetle tüm coğrafya arasında bir duygusal bağ kurulmuştur. 


Nakşi tarikatlar, halkın üzerindeki bu güçlerini daha sonra sömürgeciliğe karşı ayaklanma ve mücadeleye dönüştürdükleri gibi, devlet otoritesi sarsıldığında bulundukları bölgelerde kolluk kuvvetleri kurarak (ahi teşkilatı) asayişi sağlamış, sosyal düzenin güçlü bir şekilde devam etmesine zemin oluşturmuş ve daha sonra oluşacak bir güçlü devlet yapısına yardım etmiştir. Kurtuluş Savaşında Nakşiliğin katkıları da büyük olmuştur. Birçok hareketin ve mücadelenin arka dinamiğini oluşturmuştur. Hilafetten kopuşa da en sert tepki nakşiler tarafından verilmiştir. Çünkü onlar, kendilerini hilafet ile ifade ettikleri gibi, manevi mertebenin başında da bir anlamda halifeyi görmüş onu Resulullah (sav)'in vekili ad etmişlerdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.