Abdülhamid DOĞAN
İki Hükümdara Diz Çöktüren Sahâbî: Abdullah Bin Huzâfe es-Sehmî ve İslam’ın Eğilmez İzzeti
Tarih, sarayların ihtişamı karşısında eğilen, gücün ve paranın cazibesine kapılarak kimliğini unutan milyonlarca insanı yazar. Ancak bazı isimler vardır ki, onlar zamana ve mekâna sığmaz; sarsılmaz bir imanla kuşanıp çağlarının en büyük güç odaklarına karşı dimdik dururlar. İşte bu şanlı isimlerden biri, İslam’ın izzet ve şerefini yeryüzünün en azametli iki imparatorluğuna ezberleten ulu er, Abdullah bin Huzâfe es-Sehmî’dir.
Eğer o, İslam’ın o yüce nuruyla şereflenmeseydi, tarih sayfalarında kaybolup giden sıradan bir bedevi olarak kalacaktı. Fakat sarsılmaz inancı, onu Pers Kisrâsı ve Bizans Kayseri gibi devirlerinin en kibirli iki hükümdarıyla göz göze getirdi. O, korku nedir bilmeyen duruşuyla gökteki melekleri tebessüm ettirirken, adalet timsali Hz. Ömer’i (r.a) kendi huzurunda hürmetle ayağa kaldıracak bir destanın başrolü oldu.
Kibrin Karşısında Bir İslam Elçisi: Pers Sarayında Yankılanan Vakar
Hikâye, Hicret’in altıncı yılında, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yeryüzü hükümdarlarına İslam’a davet mektupları göndermesiyle başlar. Efendimiz, bu tarihi vazife için ashabın en metanetlilerinden oluşan altı kişiyi seçmiştir. Doğu’nun mutlak hâkimi, kibrin ve şatafatın zirvesindeki Pers Kralı Kisrâ Perviz’e mektup götürme görevi ise Abdullah b. Huzâfe’ye verilir.
Abdullah, arkasında yalnızca Allah’a olan teslimiyetiyle uçsuz bucaksız çölleri aşarak o ihtişamlı saraya varır. Karşısında muazzam bir debdebe, süslü eyvanlar ve kendisini yeryüzünün ilahı sanan bir kral vardır. Üzerindeki sade elbiseye tezat, ruhundaki asaletle huzura çıkan Abdullah, mektubu bizzat kralın eline teslim etmek ister. Kisrâ mektubun kâtibe verilmesini emrettiğinde, Abdullah’ın şu sözleri saray duvarlarında yankılanır:
"Hayır! Allah’ın Resûlü bu mektubu bizzat senin eline teslim etmemi emretti. Ben onun emrine asla muhalefet etmem."
Mektup açılır ve şu sözlerle başlar: "Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Fars’ın Ulu Hükümdarı Kisrâ’ya..." Bu hitabı duyan Kisrâ öfkeden çılgına döner. Kendisine "kul" (köle) olarak gördüğü birinin böyle hitap etmesini yediremez, mektubu parça parça eder.
Abdullah vazifesini yapmış olmanın huzuruyla arkasına bakmadan çıkar. Allah Resûlü (s.a.v.) bu saygısızlığı duyduğunda, tarihsel bir hakikati ilan eder: "Allah da onun mülkünü parça parça etsin." Nitekim çok geçmeden Kisrâ, öz oğlu tarafından katledilecek ve koca imparatorluk paramparça olacaktır.
Bizans Sarayında İman İmtihanı: Ölümle Eğilmeyen Karakter
Takvimler Hicret’in 19. yılını, Hz. Ömer’in hilafet dönemini gösterdiğinde Abdullah b. Huzâfe, Bizans ordusuna esir düşer. Müslümanların eğilmez karakterini duyan Bizans Kayseri, onun imanını sınamak için hemen huzuruna getirtir.
Kayser, önce Hristiyan olması karşılığında ona canını bağışlamayı teklif eder. Abdullah’ın cevabı nettir: "Ölüm, beni davet ettiğin şeyden bin kat daha sevilidir bana!" Kayser bu kez dünya malını devreye sokar; saltanatına ortaklık teklif eder. Abdullah, ellerindeki kelepçelere meydan okurcasına haykırır: "Bana sahip olduğun her şeyi ve tüm Arap mülkünü versen; yine de Muhammed’in dininden bir göz kırpması kadar bile dönmem!"
Tehditler işe yaramayınca zulüm başlar. Önce çarmıha gerilip üzerine oklar fırlatılır, ardından gözlerinin önünde Müslüman esirler kaynar yağ dolu kazanlara atılır. Sıra Abdullah’a geldiğinde gözlerinden yaşlar süzülür. Bizanslılar onun korktuğunu sanıp sevinirken, Abdullah tarihe kazınacak o muazzam iman manifestosunu haykırır:
"Ağlıyorum, çünkü şu an içimden keşke vücudumdaki tüyler sayısınca canım olsaydı da, hepsi tek tek Allah yolunda bu kazana atılsaydı diye geçirdim!"
Şanlı Bir Pazarlık ve Hz. Ömer’in Hürmeti
Kayser bu muazzam irade karşısında dehşete düşer ve pes eder. En azından kendi gururunu kurtarmak için, "Eğer başımdan öpersen seni serbest bırakırım" der. Abdullah ise burada bile İslam’ın dehasını ve kardeşlik ahlakını konuşturur: "Ancak benimle birlikte tüm Müslüman esirleri de serbest bırakırsan olur." Kayser kabul eder, Abdullah kralın başını öper ve tüm esirleri zindandan söküp alır.
Medine’ye döndüklerinde durumu öğrenen koca adalet timsali, heybetli Halife Hz. Ömer (r.a) hayranlıkla yerinden doğrularak şöyle der: "Abdullah b. Huzâfe’nin başını öpmek her Müslümanın üzerine bir haktır... Ve ilk olarak ben başlıyorum!" diyerek bu büyük kahramanın alnından öper.
Bugün Bize Kalan Miras
Aziz dostlar, dinini dünyaya satmayan, gücün karşısında eğilmeyen Abdullah bin Huzâfe’nin kıssası, modern dünyanın geçici menfaatleri arasında sıkışan bizler için bir deniz feneridir. İzzet, saraylarda veya makamlarda değil; sarsılmaz bir imandadır.
Eğer bu şanlı sahabinin hayatı kalbinize dokunduysa, onu sevdiklerinizle paylaşmayı ihmal etmeyin. Unutmayalım ki, anlatılan her doğru kelime bir kalbi diriltebilir, bir ruhu hakikat üzere sabit kılabilir. Bizleri de dualarınızda unutmayın. Allah sizleri ümmetin birer hazinesi ve şanlı tarihimizin muhafızları kılsın.