Konforun İhaneti: Modern Lüksün Mutsuzluk Çıkmazı ve Rızık

Hayata ve insana dair teşhisi doğru koymak istiyorsak, işe belki de kavramlarımızı yeniden tanımlayarak başlamalıyız. Bugünün dünyası, bize "mutluluk" kelimesini pırıltılı bir hap gibi sunuyor; sözlüklerde "bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli erişmekten duyulan kıvanç" olarak tanımlanıyor.

Oysa mutluluğu sadece maddi bir erişim, bitmek bilmez bir sahip olma iştahı olarak kodladığımızda, o eşiğe her varamadığımızda derin bir mahrumiyet hissiyle baş başa kalıyoruz.

Daha da acısı; o eşiğe her vardığımızda bu sefer bir sonrakini arzuluyor, ulaştığımızı hemen tüketip yeni bir doyumsuzluğun pençesine düşüyoruz. Bu sonsuz iştah, tatmini imkansız kıldığı için bizi yine o tanıdık mutsuzluğun kucağına itiyor. Çünkü biz, mutluluğu "umut" kökünden kopardık.

Halbuki umudu; henüz görmediğimiz ama gerçekleşeceğine iman ettiğimiz o güzel güne duyulan sadakat olarak tanımlarsak, sadece kendimiz için yaşama bencilliğinden de kurtuluruz.

Bugün gençlerimizin içine düştüğü o karamsarlık, bilgisayar ekranlarına hapsolan umutsuzluk, aslında bizim onlara bir "gaye" aşılayamamış olmamızın faturasıdır. Onlara; kendisinden sonrakiler için bir tohum ekmenin, kendi zamanından ve emeğinden feda etmenin lezzetini anlatamadık. Aksine; "kendini kurtar", "evin olsun", "araban olsun" diyerek onları hırsın dar koridorlarına hapsettik. "İşi bileceksin işe gitmeyeceksin", "Adamını bul, yoluna bak" gibi pragmatik ama ruhu ifsat eden telkinlerle, çalışmanın kutsiyetini zedeledik.

Bir Müslüman için rızık hesabı yapmak, aslında inancın özüyle çelişen bir hiledir. "Rızık Allah’tandır" dedikten sonra, asıl mesele o rızkı hangi ölçüyle ve hangi ahlakla kazandığınızdır. Kursağımızdan geçecek olan bellidir; ancak o rızkı hırsla, nefsani bir telaşla aramak, bazen bizzat o rızkın bereketine mani olur. Bizim vazifemiz, bulunduğumuz noktanın ve üstlendiğimiz mevkinin hakkını en yüksek seviyede vermektir. Oturup beklemek değil, hareketin içindeki bereketi, "vazife ahlakı" ile taçlandırmaktır.

Evlatlarımızı da yanlış bir konfor vaadiyle demoralize ediyoruz. "İlkokulu bitir rahatlarsın", "Üniversiteyi kazan rahatlarsın", diyerek ömrü bir "erteleme" seansına çeviriyoruz. Sonunda jeton düştüğünde ise bir bakıyoruz ki; yaşanmış koca bir ömürden geriye koca bir "hiç" kalmış. Okumak ve tahsil elbette mühimdir; ancak tahsil bir amaç değil, o kutsal amaca hizmet edecek bir "araç" olmalıdır. Aşk ile ifa edilen bir görev, bir sevda yoksa; ne diploma ne de para o içsel boşluğu doldurmaya yetecektir.

İnsanın bu dünyadaki en büyük motivasyonu iş ahlakıdır. Ne iş yaparsak yapalım; ister çöpçü, ister mühendis, ister çaycı... O işin en iyisi, en adili, en ter akıtanı olmaya bakmalıyız. Kazancını hak etmek ve bu vakarı nesline aktarmak, insanın bu dünyadaki en güçlü bekasıdır. Unutmamalıyız ki; türünü en iyi ve en güçlü sıfatlarla bir sonrakine aktarmak her canlının gayesidir. Bizim sıfatımız ise hırs değil, "hakkaniyet" olmalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.