Ferhan BAŞAR
L-G-S. PUANIN ÖTESİNDE NE VAR?
Sisteme Köle mi, Hayata Sahip mi Yetiştiriyoruz?
─────────────────────────────
Sabah erken kalktılar.
Gözleri hâlâ uykulu. Elleri soğuk. Midelerinde bir şey var — açlık değil. Buna 'heyecan' diyoruz. Ama o çocuk bilir farkı. O his, yıllardır omuzlarına yüklediğimiz ağırlığın ta kendisi.
Kapıda uğurlarken ne dedik?
'Bismillah, Allah kolaylaştırsın' mı
yoksa 'iyi ki çalıştın, umarım yeterlidir' mi?
O iki cümle arasındaki mesafe aslında bütün bu yazıyı anlatıyor.
─────────────────────────────
I. SİSTEMİN SORUSU
LGS bir sınav. Ama sadece bir sınav değil.
Çocuğun sekiz yılını bir sabaha sığdırma girişimi. Merakını, hayal gücünü, ruhunu dört seçenekli şablona döküp puanlamanın adı. Sistem soruyor: 'Kaç aldın?' Cevaba göre sınıflandırıyor, etiketliyor, yönlendiriyor.
Ve biz farkında olmadan bu soruyu benimsiyoruz. Sistem konuşuyor, biz tercüman oluyoruz. 'İyi okula giderse,' 'puanı tutarsa,' 'kaybetmesin' diyoruz.
Kaybetmesin ama neyi?
Bunu sormadan geçiyoruz. Çünkü asıl soru daha ağır: Bu koşuyu başlatan biz miyiz, yoksa çocuk mu istedi?
─────────────────────────────
II. KİMİN HAYALİ BU?
Sistem soruyor, dedik. Ama sistem bizi ikna etmeden önce biz zaten içimizde taşıdığımız bir şeyi ona teslim ettik.
Kendi hayallerimizi.
Kaçımız istediğimiz işi yapıyoruz? Kaçımız o sınav koridorlarından geçti, bir kapı kapandı, içimizde bir şey kırıldı — ve o kırığı çocuğumuza tamir ettirmeye çalışıyoruz?
'Doktor olsun.' 'Mühendis olsun.' 'Benim yapamadığımı yapsın.'
Bu cümleler sevgiden çıkıyor bunu biliyoruz. Ama sevgi bazen en ağır yükü taşır. Ve o yük, çocuğun omuzlarına konulduğunda artık sevgi değil — beklenti olur.
Beklenti ise fıtratı kırar.
Her çocuk bir tohumla gelir. O tohumun neye dönüşeceğini biz değil onu yaratan bilir. Bizim işimiz toprağı hazırlamak. Ama biz çoğu zaman toprağa değil, meyveye odaklanıyoruz. İstediğimiz meyveyi zorla yetiştirmeye çalışıyoruz.
Ve bu zorlamanın adresini sistem değil — aile vermiş oluyor. Sistemi suçlamak kolay. Ama asıl soru şu:
Biz evde ne ekiyoruz?
─────────────────────────────
III. SORUMLULUKSUZ BÜYÜYEN NESİL
Evde ne ekiyoruz diye sorduk. Şimdi cevabı zor olan kısma geldik.
Biz, son nesilde, çocuklarımızı sorumluluktan koruduk.
'Çalışsın yeter, başka şey düşünmesin' dedik. Mutfağa sokmadık. Alışverişe götürmedik. Bahçeye, tarlaya, işyerine yaklaştırmadık. 'Büyüyünce öğrenir' dedik ama büyüdüğünde de öğretmedik.
Ve şimdi o çocuk hayatın önünde duruyor — her şeyi biliyor, hiçbir şeyi yaşamamış.
Anne kızıyla yemek yapmalıydı. Sadece tarif vermek için değil birlikte durmak, birlikte üretmek, 'şu unu böyle yoğurursun' derken hayatı aktarmak için.
Baba oğluyla alışverişe çıkmalıydı. Paranın nasıl kazanıldığını, nasıl harcandığını, bir sebzenin nasıl seçildiğini göstermek için. Arabanın tekerini birlikte değiştirmeliydi sadece tekerlek öğrenmek için değil, 'zorlu şeyler yapılabilir' öğrenmek için.
Kız çamaşır asmalıydı. Oğlan bulaşık yıkamalıydı. İkisi de bahçede toprakla uğraşmalıydı.
Bunlar küçük işler gibi görünür. Oysa bunlar hayatın kendisi.
Ve bu işlerin içinde farkında olmadan bir şey daha öğretilir: sorumluluk alınır, yük taşınır, tamamlanır. Bu üç eylem, hiçbir sınavda ölçülmüyor. Ama hayatın her anında sınandığı şeyler bunlar.
─────────────────────────────
IV. KUTUCUK ÇOCUKLARI
Sorumluluksuz büyüyen çocuk sisteme hazır gelir, dedik. Şimdi sisteme bakalım o çocukla ne yapıyor?
Dört seçenek veriyor.
A, B, C, D. Hayat bu dört kutucuğa sıkıştırılıyor. Doğru olanı işaretle, puan al, sınıflandırıl. Yıllarca bu ritme alıştırılan bir çocuk, bir gün gerçek hayatın önünde duruyor ve orada beşinci seçenek yok.
Beşinci seçenek yok. Boş alan yok. 'Bilmiyorum ama araştırırım' diyecek yer yok.
Ve o çocuk donup kalıyor.
Çünkü biz ona kutucuk işaretlemeyi öğrettik hayatla yüzleşmeyi değil. Sistem bunu istedi, biz de evde aynı dili konuştuk. 'Doğru cevabı bul' dedik. Oysa hayatın çoğu sorusunun tek doğru cevabı yok.
Fıtrat buraya giriyor.
Her çocuk farklı bir dille düşünüyor. Kimi elleriyle öğreniyor, kimi sesle, kimi hareketle, kimi sessizlikte. Ve bu fıtrat o kutucukların hiçbirine sığmıyor.
Biz ise sisteme teslim olup o fıtratı zorla kutucuğa tıkmaya çalışıyoruz. Tohumun neye dönüşmek istediğini sormadan, onu meyveye benzemeye zorluyoruz.
فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا ۚ فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
"Yüzünü hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtrata çevir." (Rûm, 30/30)
Allah ﷻ her insanı bir fıtrat üzere yarattı. O fıtrat puanla değil, sorumlulukla, deneyle, hayatla açığa çıkıyor. Ve onu kanalize etmek annenin, babanın, evin işi.
─────────────────────────────
V. TESLİMİYETİ EVDE ÖĞRENMEK
Fıtratı sistem değil aile kanalıza eder dedik.
Peki aile bunu nasıl yapar?
Teslimiyeti göstererek.
Çocuk teslimiyeti kitaptan öğrenmiyor. Onu sofrada görüyor. Babanın zorlu bir haberle nasıl 'hamdolsun' dediğinde görüyor. Annenin kaybettiği bir şeyin ardından nasıl dua ettiğinde görüyor. Ailenin başarısızlık karşısında nasıl dikildiğinde — ya da nasıl yıkıldığında görüyor.
Ve o gördüğü şeyi, sessizce, içine kopyalıyor.
Biz ona sorumluluk verdiğimizde yemek yaparken, alışverişte, bahçede aslında şunu söylüyoruz:
'Hayat ağırdır. Ama taşınabilir. Ve sen taşıyabilirsin.'
Biz ona teslimiyeti gösterdiğimizde ise şunu söylüyoruz: 'Elinden geleni yap. Gerisini Allah'a bırak.'
Bu iki ders birlikte verildiğinde sistem istediği kadar köle arasın, o çocuğu bulamaz.
يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ
"Allah içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 58/11)
'Verilenleri' dikkat edin. Sınavla kazanılanları değil. İlmi o kaynakla tanıştıran okul değil, ailedir.
─────────────────────────────
VI. ÇOCUĞUN OMUZLARINDA NE VAR?
Buraya kadar geldik sistemi gördük, kendi hayallerimizi gördük, sorumluluksuz yetiştirişimizi gördük, kutucukları gördük, teslimiyeti gördük.
Şimdi o çocuğa bakalım.
Bugün sınava girdi. Omuzlarında ne var? Kendi kaygısı, bizim beklentimiz, okulun hedefi, sistemin baskısı ve bunların altında, küçük, sessiz, belki de çoktan ezilmiş olan: kendi rüyaları.
On dört yaşında.
Biz o yükü hafifletmek yerine artırdık mı? Sistemi sorgulamak yerine onun sözcüsü olduk mu? Tohumun fıtratını sormak yerine, kutucuğa mı tıkmaya çalıştık?
Bu sorular ağır. Ama o çocuğun omuzlarındaki yükten daha ağır değil.
Ve şimdi elimizde kalan en hafif, en etkili şey var:
"مَا مِنْ عَبْدٍ مُسْلِمٍ يَدْعُو لِأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ إِلَّا قَالَ الْمَلَكُ وَلَكَ مِثْلُهُ"
"Bir Müslüman kardeşi için gıyabında dua ederse melek: 'Sana da aynısı olsun' der." (Müslim, Zikr, 88)
Dua ettik mi?
وَعَسَىٰ أَن تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ
"Hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir." (Bakara, 2/216)
Beklenmedik bir puan, kapanmış görünen bir kapı bazen Allah'ın başka bir kapı için bıraktığı boşluktur. Fıtratın yeniden konuşmaya başladığı o boşluk.
─────────────────────────────
AKŞAM KAPIYA DÖNDÜĞÜNDE
Sınav bitti.
Çocuk eve dönecek. Yorgun, gergin, belki mutsuz, belki rahatlamış. O kapıdan ilk girdiğinde gözlerimiz ne soracak?
'Nasıldı, zor muydu?' — bu bir soru.
'Elinden geleni yaptın, Allah kabul etsin' — bu bir kucaklama.
Biz ikinci cümleyi seçebiliriz. Ama o cümle boşta durmaz arkasında yıllar ister. Birlikte yapılan yemekler, omuz omuza taşınan yükler, gösterilen teslimiyetler.
Bu gün geçti. Ama yarın var.
Yarın o çocukla bir şey yap. Küçük bir şey. Birlikte pişir, birlikte taşı, birlikte dua et. Sisteme karşı en büyük direniş budur hayatı birlikte yaşamak.
Çünkü o çocuk bir puan değil.
O, bize emanet. Ve emanete sahip çıkmak — ona en iyi okulu kazandırmak değil, onu en iyi insan olarak yetiştirmektir.
Ve en iyi insan sisteme köle olmayan, fıtratını yaşayan, teslimiyeti içselleştirmiş, hayatın yükünü taşımasını bilen insandır.
Bunu öğretecek okul yok.
Sadece bir ev var. Ve o evdeki biz.