Ferhan BAŞAR
Faili İnsanlaştır, Mağduru Unut: Bir Acı Sömürüsü Teşhiri
Okul koridorlarında yankılanan o korkunç patlamalar bitti ama asıl yıkım şimdi başlıyor. Henüz 14 yaşındaki çocuklar, arkadaşlarının kanını gördü; kimi dondu, kimi kaçtı, kimi sesi çıkana kadar bağırdı. Bir öğretmen, Ayla Hoca, çocuklarının önüne siper olup orada şehit düştü. Bugün o çocuklar uyuyamıyor, muhtemelen bir yıl sonra da bu travmanın gölgesinde kalacaklar. Ancak asıl acı olan ne biliyor musunuz? Kimse o çocukların yarınını sormuyor. Çünkü sormak için "orada" olmak, hissetmek gerekir. Oysa gündemi belirleyenler bambaşka bir sahnedeler.
Kan Kurumadan Kurulan Siyasi Sahneler
Olayın üzerinden henüz yirmi dört saat geçmeden, kan kurumadan sahne kuruldu. Hedef tahtasına bir bakan oturtuldu, sokaklar organize edildi ve kameralar "doğru" açıya ayarlandı. Ekranlarda iki gündür izlediğimiz o görüntüleri hatırlayın: 18-20 yaşındaki genç kızlar, ellerine tutuşturulmuş hazır kağıtlardan sloganlar okuyor. O cümleleri o kızlar kurmadı; birileri onları oraya getirdi ve "oku" dedi.
Çocukları korumak iddiasıyla sahneye çıkanlar, başka çocukları siyasi aparat olarak kullanarak tarihin en büyük ikiyüzlülüğüne imza atıyorlar. Şunu sormak lazım: Eğer failin profili farklı olsaydı, örneğin muhafazakar bir aileden gelseydi şu an nerede olurduk? Uluslararası basın manşetleri çoktan atmış, Avrupa Parlamentosu acil gündemle toplanmış olurdu. Senaryo hazırdı ama profil uymadı. Plan çöktü mü? Hayır, sadece yön değiştirdi.
Görünmez Bırakılan Gerçek Mağdurlar
Bu hengamede Ayla Hoca’nın adı kaç kez geçti? Ailesi ziyaret edildi mi? Geride bıraktığı boşluk konuşuldu mu? Hayır. Çünkü Ayla Hoca’yı anmak için bir slogan değil, bir vicdan gerekir. Acılı ailelerin evine kamera girmeyince, o acı "tüccarlar" için değersizleşiyor. Ailenin önünde slogan atmak "rating" getiriyor, ailenin elini tutmak değil.
Daha da vahimi, failin sistematik olarak "insanlaştırılması". Medyaya fısıldanan o malum cümleler: "Katil çocuk aslında pişmanmış, babası da iyi adammış." Bu bir tesadüf değil, bilinçli bir algı yönetimidir. Ortada bir gerçek var: O silahı eve getirip çocuğun erişimine sunan baba, ihmalden öte bu suçun ortağıdır.
Ekran Hipnozu ve Dört Duvar Arasındaki İhmal
Bu çocuk nasıl bu noktaya geldi? Kimse bu rahatsız edici soruyu sormuyor. Okullardaki akran zorbalığı kronikleşmiş durumda. Rehber öğretmenler ya kağıt üzerinde var ya da yükün altında ezilmiş. Çocuk okulda görünmez, evde ise yalnız. İşte tam burada devreye o sahte dünya giriyor.
Dijital dünyada her seviye atlamada gelen dopamin, çocuğa gerçek hayatta bulamadığı statüyü veriyor. Okulda ezilen çocuk, ekranda bir "kahraman" ya da "efendi" oluyor. Bir süre sonra gerçek ile sanal yer değiştiriyor; gerçek hayattaki her dışlanma tahammül edilemez bir tehdit haline geliyor. Ve o çocuğun elinin altında, babasının bıraktığı o silah duruyor.
Çözüm Sokakta Değil, Sofrada Başlar
Devletin üzerine düşen görevler bellidir:
-
Her okulda dosya dolduran değil, çocuğu "gören" rehber öğretmenler.
-
Medya okuryazarlığı ve ekran bağımlılığı eğitiminin zorunlu müfredata girmesi.
-
Sıkı bir silah muhafaza denetimi ve kilit zorunluluğu.
-
Travma sonrası psikolojik destek ekiplerinin anında müdahalesi.
Ancak devletten bunu talep etmek için önce aynaya bakmalıyız. Sokağa çıkıp bağıran kalabalık, akşam eve gittiğinde çocuğunun elinden o ekranı alıp onunla konuşuyor mu? Çocuğunun iç dünyasına misafir oluyor mu? Eğer olmuyorsa, o kalabalığın samimiyeti sorgulanmalıdır.
Sonuç olarak; ölülerimizi slogan, hayatta kalanlarımızı sahne, acılı ailelerimizi dekor yapanlar siyasetçi değil, acı tüccarıdır. Bu memlekette vicdan sahipleri sustukça, bu tüccarların sesi daha gür çıkacaktır. Unutmayın; gören, bilen ama sessiz kalan her vicdan, bu yıkımın dolaylı ortağıdır.