Ahmet Şükrü KILIÇ
Kimlik mezhebin de, aidiyetin de üstündedir
İnsanların bir kısmı inançlarını genişleten bir ufuk olarak değil, daraltılmış bir kimlik alanı olarak yaşamayı tercih eder. İnandıklarını çoğaltmak yerine, kendilerini doğrulayan dar halkalar kurarlar. Bu halkalar büyüdükçe iman genişlemez; yalnızca aidiyet büyür. Böylece din, hakikatin kapısı olmaktan çıkar, bir grubun sınır taşına dönüşür.
Bugün Müslüman toplumların içinde sıkça karşılaşılan bir yaklaşım vardır. Kendi mezhebinden olanları “Özel Müslüman”, diğer mezhepleri ise yalnızca “Genel Müslüman” olarak görmek. Aynı mezhebin içinde dahi kendi cemaatini, kendi düşünce çevresini, kendi yorumunu merkeze yerleştirip geri kalan herkesi ikinci bir dairede değerlendirmek. Bu yaklaşım çoğu zaman açıkça dile getirilmez. Ancak sözlerin tonunda, davranışların mesafesinde, selamın sıcaklığında ya da soğukluğunda kendini belli eder.
Oysa mezhepler İslam’ın yerine geçen yapılar değildir. Mezhepler, insanın dini anlamaya yönelik çabalarının tarihsel yollarıdır. İslam ise bütün yolların üzerinde yükselen hakikattir. Mezhepler İslam’ı kurallara bağlamıştır; fakat İslam bütün mezhepleri kendine bağlayan bir dindir. Bu hakikati unutan bir zihin, mezhebi dinin önüne koyar ve farkında olmadan hakikati küçültür.
Ben Hanefi mezhebine bağlı bir Müslümanım. Bu bağlılık, hayatı anlamaya çalışırken yürüdüğüm yolu ifade eder. Fakat bu yol, başka yolları küçültmenin gerekçesi değildir. İslami esaslara uygun yaşayan hiçbir insanı mezhebine göre seven ya da ona göre mesafe koyan biri olmadım. İnancın ölçüsü mezhep değil; adalet, ahlak ve samimiyettir.
İnsanların birbirini mezhep üzerinden tarttığı bir çağda yaşarken, daha derin bir soruyla karşı karşıyayız; insanı belirleyen şey aidiyeti mi, kimliği mi? Aidiyet, insanın içinde bulunduğu çevreyle kurduğu bağdır. Kimlik ise insanın hakikat karşısında aldığı tavırdır. Aidiyet kalabalık ister. Kimlik ise çoğu zaman yalnızlıkla sınanır.
Bugünün dünyasında siyasî kimlikler de benzer bir sınavdan geçmektedir. İnsanlar bir partiye oy verdiğinde çoğu zaman o partiyle birlikte düşünmeye başlar. Haksızlık, kendi mahallesinden çıktığında sessizlikle karşılanır. Başka mahalleden çıktığında ise yüksek sesle kınanır. Bu durum siyasetin doğası değil; insanın zaafıdır.
Günümüz realitesi içinde siyasî tercihim AK Parti’ye oy vermek olmuştur. Ancak bu tercih, adalet duygusunun önüne geçen bir sadakat değildir. Bir haksızlık karşısında CHP’linin hakkını savunmayı inancımın üzerime yüklediği bir sorumluluk olarak görürüm. Haksızlık yapan kişi AK Partili de olsa karşısında dururum. Çünkü adalet, parti sadakatiyle ölçülen bir değer değildir.
Bir Müslüman için asıl mesele, kendini hangi kalabalığın içinde konumlandırdığı değil; hakikatin yanında durup duramadığıdır. İslamcı kimlik, bir gruba teslim olan bir aidiyet değildir. Tam tersine, insanı bütün aidiyetlerin üzerinde bir sorumluluğa çağırır. Bu sorumluluk, insanı kendi mahallesine karşı da doğru söz söylemeye mecbur bırakır.
Gerçek kimlik, insanın en yakınındaki yanlışla yüzleşebilme cesaretidir. Çünkü hakikat, insanın yalnız kaldığı anlarda daha berrak görünür. Kalabalıkların alkışı çoğu zaman doğruyu değil, rahat olanı güçlendirir.
İslamcı kimliğim, aidiyet duyduğum insanlara ya da yapılara teslim olan bir kimlik değildir. Aidiyetini korumak için hakikatten vazgeçen bir hayatı benimseyemem. Benim için asıl olan; kimliğini koruyan, kimliği için yaşayan bir insan olmaktır.
Bir Müslümanın kimliği, mezheplerin sınırlarını aşan bir ufuk taşır. Siyasî tercihlerden daha geniş, cemaat bağlarından daha derin bir sorumluluk alanıdır. Bu sorumluluğun merkezinde ise tek bir sadakat vardır.
“Dinim İslam’dır.”
“Tek önderim Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).”
Bütün aidiyetler bu iki cümlenin etrafında anlam kazanır. İnsan kendini bu hakikatin etrafında kurabildiği ölçüde özgürleşir. Çünkü iman, insanı bir grubun üyesi olmaktan çıkarır; hakikatin şahidi yapar.