Cem MURAT
Mehterden Korkan Zihniyet; Mehter Kim Sen Kim?
Bugün birileri, şanlı bir tarihin küllerinden doğan bu memleketin sokaklarında, kendi tarihine sırtını dönerek "çağdaşlık" taslıyor. Bir çocuğun elindeki mehter tınısından korkanlar, bir evladı büst önünde zorla poz verdirip mizanını bozanlar, aslında kimden ve neden kaçıyorlar? "Bir adam geldi, saltanatı yıktı" manşetiyle koca bir medeniyetin altı asırlık adalet mizanını tek kalemde silmeye kalkanlar, acaba o "saltanatın" sadece bir taht değil, bir vicdan nizamı olduğunu neden görmezden geliyorlar?
İşgal Değil İhya, Sömürü Değil Adalet: Osmanlı Devleti, fethettiği topraklara bir "istilacı" olarak değil, bir "mübeşşir" (müjdeleyici) olarak girmiştir. Batı’nın sömürgeci tarihi kan ve gözyaşı ile yazılırken; Osmanlı, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar "istimalet" politikasıyla insanın dinine, diline ve mukaddesatına dokunmamıştır. Kudüs’te kiliselerin anahtarını koruyan, fethettiği yerdeki mazlumun ahını dindiren bir iradenin evlatlarıyken; bugün kendi çocuğuna mehter çaldı diye sırtını dönenler, bu toprağın insanı değillerdir.
Suçun Değil, İnsanın Aziz Olduğu Bir Devir: Osmanlı’nın adalet mizanında suç oranlarının düşüklüğü bir korku imparatorluğundan değil, bir ahlak nizamından ileri geliyordu. Sadaka taşlarına bırakılan paranın sabah yerinde durduğu, kimsenin kimsenin hakkına el uzatmadığı, esnafın "İftah ettim, siftahı komşum yapsın" dediği bir medeniyetten bahsediyoruz.
"Goyim" Değil, Emanet: Kendi insanına "bakiye" gözüyle bakan, başörtüsünden nefret eden ve dindarı bu vatanın zencisi (goyim) olarak gören zihniyet bilmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın sadece devamı değil, onun yüzlerce yıllık birikiminin son kalesidir. İdeolojik ilkelliklerini Afrika kabilesi seviyesine indirenlerin, bu hususta Osmanlı torunlarına verecekleri bir ders yoktur.
Asıl saltanat, bir koltukta oturmak değil; bir çocuğun gönlünde, bir mazlumun duasında ve tarihin o şanlı sayfasında yer bulabilmektir. Yani sen o saltanatı istesen de yıkamaz, gönüllerden atamazsın. Türk beklenendir; o Türk, mehtere sırtını dönen, Osmanlı’ya söven sen değilsin, olamazsın.
İtalyan yazar Edmondo de Amicis, Osmanlı halkını anlatırken şöyle der: “Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. İstanbul’un en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hakâret ve zarâra uğrama tehlikesi yoktur… Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir!” Bugün cami halısında, hastane koridorunda sokak köpeği savunan ama bir çocuğun mehterine tahammül edemeyen zihniyet; Amicis'in bahsettiği o "camide bir yabancıya gösterilen hürmeti" idrak edebilir mi? Halk arasında küstahça bir bakışın bile nadir olduğu, kadın sesinin ve çıplaklığının sokaklara taşmadığı o vakur toplumdan; bugün kendi insanına "goyim" muamelesi yapan, başörtülü kadınları tartaklayan bir azgın azınlık sahibiyiz.
Sultan Dördüncü Murad zamanında İstanbul’da yaşayan Sir Clausierdu Loir, Türklerde küfürbazlık ve intikam hissinin olmadığını hayretle not düşer: “Osmanlıların yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimeleri bulunmayışıdır... Onlar yalnız ‘Vallâhi’ şeklinde Allâh’a yemin ederler.” Du Loir haklıydı. Osmanlıların hayreti bile bir zikirdi. Şimdiki gibi “Vaaaav yaaaa” diye Amerikan kırması çığlıklar atılmazdı. Hayret "Sübhanallah" olur, sığınak "Neuzubillah" olur, her iş "Bismillah" ile başlardı. Haksızlığa uğradıklarında “Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!” diyerek Allah’ı vekil eder; beddua yerine “Hay Allâh derdini alsın!” diye mırıldanırlardı. Dükkânların duvarında "Er-rızku alellâh" (Rızık Allah'tandır) yazardı; çünkü mizanları dünya kârına değil, ilahi takdire bağlıydı.
Paris’te Düello, İstanbul’da "Hoş Gör Ya Hû" Toplum "yaşamak" ve "yaşatmak" temelinde yücelmişti. Bu yüzden cinayete pek rastlanmazdı. Oysa aynı dönemde Avrupa’da düello yasal sayılırken, Paris sokakları her şafak birbirini öldürenlerden geçilmezdi. Osmanlı’nın tekke duvarlarında ise adaletin ve sabrın ilacı asılıydı: “Bu da geçer ya hû!”, “Hoş gör ya hû!”
1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız yazar Motray, anılarında şöyle yazar: “Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuş, ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.” Şimdi ise güpegündüz soyuluyoruz.
Osmanlıda adalet, mülkün temeliydi ama bu temel "vicdan" ile atılmıştı. Suç oranlarının yok denecek kadar az olması, polisiye tedbirlerden değil; Sir Clausierdu Loir’nın da dediği gibi, dilde küfrün dahi olmadığı bir ahlak nizamından kaynaklanıyordu. Kadı karşısında bir padişah ile bir gayrimüslim tebaa aynı hizada durabiliyordu.
Günümüzde ise kanun çok, adalet az. "Kadın beyanı esastır" gibi fıtrata ve ispata aykırı düzenlemelerle ailenin mizanı bozulmuş durumda. Kamerayla dolu sokaklarda hırsızlık önlenemezken, Osmanlı’da sadaka taşındaki paraya kimse el uzatmıyordu.
2. Eğitim, Muallim ve İnsan Kalitesi: Osmanlıda eğitim, sadece bilgi yüklemek değil, bir "insan inşa etme" sanatıydı. Muallim, sadece ders anlatan değil, hayatın mizanını öğreten bir "şahsiyet" abidesiydi. Medreselerden çıkan bakiye, hem maddeyi (ilim) hem manayı (edep) biliyordu.
Günümüzde ise diplomalar çoğaldı ama liyakat ve edep karaborsaya düştü. "İlimsiz bilim olmaz" misali; ne bilim var ne ilim mekteplerimizde.
3. Kadın Hakları ve Toplumsal Saygı: Osmanlıda kadın, ailenin sarsılmaz kalesi ve "mahrem" olanın en aziz emanetiydi. İslam’ın kadına verdiği paye, onu sokağın nesnesi değil, hanenin ve toplumun öznesi yapmıştı. Birçok vakfın kurucusu kadınlardı; dolayısıyla ekonomik olarak da hakları gözetiliyordu.
Günümüzde ise kadın hakları adı altında kadın, modern dünyanın bir tüketim malzemesi haline getirildi. 2012’ye kadar başörtülü kadını "yok" sayan, Meclis'ten kovan zihniyet; bugün "Saltanatı yıktık" diyor. Saltanatınız yıkılmış, farkında değilsiniz!
4. Vakıf Medeniyeti vs. Hizmet Beceriksizliği: Osmanlıda kışın kuşlar aç kalmasın diye vakıf kuran, çeşmelerden sıcak su akıtan, mola yerlerinde yolcuları üç gün meccanen ağırlayan bir "ihya" medeniyetiydi. Vakıf senedine sadakat, namus borcu sayılırdı.
Günümüzde ise İzmir gibi büyükşehirlerde hâlâ lağım kokusu ve su kesintileriyle uğraşan, mevcut suyu çeşmeye getiremeyen bir beceriksizlik söz konusu. Yolsuzluk dosyaları içinde boğulan belediyeler, Osmanlı'nın o "Halka hizmet, Hakk'a hizmettir" mizanından fersah fersah uzaktalar.
5. Ekonomi, Sanayi ve Vefa: Osmanlı: "Er-rızku alellâh" diyen esnafın bereketi vardı. Sanayi devrimine geç kalmış görünse de yerli üretimi ve esnaf dayanışmasını (Ahilik) kutsal sayan bir üretim ahlakı mevcuttu. En önemlisi; başarıyı azme, başarısızlığı kadere değil, sorumluluğa bağlayan bir vefa vardı.
Günümüz: İsrafın hat safhaya ulaştığı, birbirinin ayağına takoz koymanın başarı sayıldığı bir rekabet ortamı. Sanayi teknoloji ile birlikte gelişti, evet. Peki, adem o denli gelişebildi mi? Adem’e nizam verilebildi mi bu aşırma kanunlar ve örfümüzden uzak eğitim sistemiyle?
Sen şimdi dünün medeniyeti ile senin kendi ideolojik saplantını kıyaslayacağım diye uğraş. Osmanlı Devleti’ni kötüleyeceğim, mehtere sırtımı döneceğim, kendi dogmalarımı dayatacağım diye uğraş. Sonra demokrasi nutukları at, medeniyet havası bas, uygarlıktan, insanlıktan dem vur. Hadi oradan!