Bünyamin KURT
Nükleer Prangalara Karşı, Neden %100 Yenilenebilir, Yerli ve Bağımsız Bir Sistem Tasarımı Olmalı?
Türkiye İçin Geleceğin Enerji Paradigmasını ideolojik vb. görüşlere dayalı değil, Ekonomiklik, Millilik, Enerjide Temizlik ve Bağımsızlık ilkelerini esas alarak, aşağıda olduğu gibi bilimsel verilere ve sahadaki gerçek teknolojik uygulamalara göre açıklıyoruz:
Enerji politikaları, ülkelerin uzun vadeli ekonomik bağımsızlıklarını, sanayi rekabetçiliğini ve ulusal güvenliklerini şekillendiren en temel stratejik tercihlerdir. Türkiye gibi dış ticaret açığının önemli bir kısmını enerji ithalatının oluşturduğu bir ülkede, doğru enerji modelinin seçilmesi tarihi bir sorumluluktur.
Son yıllarda küresel enerji piyasalarında yaşanan devasa teknolojik dönüşümler, geçmişin hantal ve riskli ezberlerini yıkmaktadır. Güneş, rüzgar, jeotermal, hidroelektrik ve enerji depolama teknolojilerinde yaşanan maliyet çöküşleri ve verimlilik artışları, Türkiye için tamamen yerli, temiz, ucuz ve bağımsız bir enerji sistemini teorik bir hayal olmaktan çıkarıp teknik ve ekonomik bir zorunluluğa dönüştürmüştür.
Buna karşın, enerji sepetine nükleer enerjiyi ekleme ısrarı ağır finansal ve jeopolitik bağımlılıklar yaratan modellerle uygulandığında, hedeflenen "enerji bağımsızlığı" vizyonuyla ciddi bir çelişki içindedir. Rasyonel veriler, mühendislik gerçekleri ve piyasa dinamikleri ışığında, Türkiye'nin %100 yenilenebilir enerjiye dayalı, esnek ve akıllı bir şebeke mimarisine geçiş yapmasının, nükleer veya fosil tabanlı alternatiflere kıyasla üstünlüğünü kanıtlamaktadır.
1. Ekonomik Rasyonalite: Maliyet Eğrilerinin Ezici Üstünlüğü
Enerji yatırımlarındaki temel karar mekanizması "Seviyelendirilmiş Enerji Maliyeti"dir (LCOE). Son on yılda küresel çapta rüzgar enerjisi maliyetleri %70, güneş enerjisi (GES) maliyetleri ise %90 oranında düşmüştür. Türkiye'nin yakın coğrafyasında (örneğin Suudi Arabistan'da) gerçekleştirilen güncel GES ihalelerinde ulaşılan 25 Dolar/MWh (2.5 sent/kWh) seviyesindeki fiyatlamalar, yenilenebilir enerjinin ulaştığı ekonomik ölçeği net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bu rakama, sistemi gece ve puant (zirve) saatlerinde dengeleyecek olan Batarya Enerji Depolama Sistemleri (BESS) maliyetleri eklendiğinde dahi, entegre bir GES+Depolama sisteminin maliyeti 4-5 sent/kWh bandında kalmaktadır.
Buna karşılık nükleer enerji projeleri, devasa ilk yatırım maliyetleri, bitmek bilmeyen inşaat gecikmeleri ve güvenlik regülasyonlarının getirdiği bütçe aşımlarıyla bilinmektedir. Örneğin, Türkiye'nin inşası süren Akkuyu Nükleer Santrali için verilen 12.35 sent/kWh'lik 15 yıllık alım garantisi (ki bu fiyat yaklaşık 123 Dolar/MWh'ye denk gelmektedir), güncel yenilenebilir enerji + depolama maliyetlerinin neredeyse üç katıdır. Nükleer enerji, ekonomik bir çözüm sunmaktan ziyade, önümüzdeki on yıllar boyunca sanayicinin ve tüketicinin sırtına yüklenecek ağır bir maliyet garantisi tablosu çizmektedir. Aktüel nükleer fiyatlarıda çok daha pahalıdır ve ortalama 200 dolar/MWh’dir
2. Gerçek Enerji Bağımsızlığı: Uranyum Prangasına Karşı Öz Kaynaklar:
Enerji bağımsızlığının tanımı, kaynağın kendi topraklarınızdan elde edilmesi ve teknolojisinin kontrol edilebilir olmasıdır. Türkiye'nin güneş radyasyonu Avrupa ortalamasının çok üzerindedir. Rüzgar potansiyeli (özellikle Ege, Marmara ve denizüstü-offshore) muazzamdır. Jeotermal enerjide Avrupa lideri olan Türkiye, bu kaynağı 7/24 baz yük olarak kullanma kapasitesine sahiptir. Hidroelektrikte (HES) kurulu gücümüz ve coğrafyamızın sunduğu Pompaj Depolamalı HES (Pumped Hydro) potansiyeli, şebekeye olağanüstü bir esneklik kazandırma gücüne sahiptir.
Buna karşın nükleer santral, Türkiye topraklarında inşa edilse dahi;
• Ülkemizde ticari olarak işlenebilir uranyum rezervi ve zenginleştirme teknolojisi bulunmamaktadır.
• Nükleer yakıt çubuklarının temininden atıkların yönetimine kadar her aşamada %100 dışa bağımlılık söz konusudur.
• Akkuyu örneğinde olduğu gibi mülkiyeti, teknolojisi ve işletmesi yabancı bir devlete ait olan "Yap-Sahip Ol-İşlet" modeli, doğalgazdaki dışa bağımlılığı alıp çok daha katı ve uzun vadeli bir nükleer teknoloji bağımlılığına dönüştürmektedir.
Güneş ve rüzgar bedavadır, tükenmezdir ve jeopolitik krizlerden, ambargolardan veya savaşlardan etkilenmez.
3. Sistem Güvenliği ve Esneklik: Hantal Baz Yüke Karşı Akıllı Şebeke
Nükleer enerjinin en çok öne sürülen argümanı "7/24 kesintisiz baz yük" sağlamasıdır. Oysa modern şebeke yönetimi, hantal ve sürekli tam kapasite çalışan merkezi santrallerden (baseload) ziyade, talebe anında yanıt verebilen "esnek" (flexible) ve dağıtık (decentralized) sistemlere evrilmektedir.
Türkiye'nin %100 yenilenebilir ve güvenli bir şebekeye geçişi, "tek bir kaynağa bel bağlamak" değil, farklı kaynakların birbiriyle senkronize edildiği bir orkestra yönetimidir:
• Güneş ve Rüzgarın Çeşitliliği: Güneşin olmadığı gece saatlerinde veya rüzgarın düştüğü dönemlerde bu iki kaynak birbirini dengeler.
• Pompaj HES (PHES) Yatırımları: Gündüz fazla üretilen güneş elektriği ile suyu yukarı taşıyan, akşam puantında ise aşağı bırakarak elektrik üreten devasa "su bataryaları", sistemin sigortasıdır.
• Jeotermal ve Biyoenerji: Bu kaynaklar doğaları gereği hava şartlarından bağımsız olarak 7/24 baz yük sağlama yeteneğine sahiptir.
• Enterkonneksiyon ve Talep Yönetimi: ENTSO-E (Avrupa Elektrik İletim Sistemi) bağlantımız, Elektrikli Araçların (EV) bataryalarının şebekeyi desteklediği V2G (Vehicle-to-Grid) teknolojileri ve akıllı sayaçlarla desteklenen dinamik talep tarafı yönetimi (Demand Response), sistemdeki "Dunkelflaute" (düşük güneş ve rüzgar) risklerini rahatlıkla bertaraf edebilir.
Nükleer santraller ise devasa kapasiteleri nedeniyle esnek değildir. Tüketimin düştüğü veya yenilenebilir enerjinin bol olduğu anlarda hızla kısılamazlar. Bu hantallık, geleceğin dinamik şebeke yapısına uyum sağlamaz.
4. Küresel Trendler ve Nükleerin Kaçınılmaz Düşüşü
Dünyadaki enerji dönüşümünü izlediğimizde, nükleerin küresel elektrik üretimindeki kapasite oranın istikrarlı bir şekilde düştüğünü görmekteyiz (Ember verilerine göre %12'lerden %4.25 seviyelerine gerilemiştir). Bunun nedeni dünyada enerji ihtiyacının azalması değil, yeni kurulan kapasitenin ezici bir çoğunluğunun rüzgar ve güneşten oluşmasıdır. Gelişmiş ekonomiler dahi devasa maliyet aşımları ve inşaat süreleri (örneğin Fransa'daki Flamanville veya Finlandiya'daki Olkiluoto santrallerinin on yılları aşan yapım süreçleri) nedeniyle yeni nükleer yatırımlarına genelde uzak durmaktadır. Dünyada enerji pastanın çok hızlı büyümesi ve yenilenebilir enerjinin patlama yapması nükleerin payının gerilemesini hızlandırmıştır.
Sonuç: Seçim İdeolojik Değil, Matematikseldir
Türkiye'nin enerji geleceği, romantik "nükleer kulüp" illüzyonlarına veya 20. yüzyılın merkeziyetçi ve riskli enerji modellerine hapsedilemez. Kuraklık riskine veya mevsimsel dalgalanmalara karşı sistem güvenliğini sağlamak için başvurulacak adres nükleer reaktörler değil; depolamalı HES'ler, batarya tarlaları, jeotermal entegrasyonu ve akıllı şebeke teknolojileridir.
%100 yenilenebilir, yerli ve akıllı bir şebeke tasarımı sadece çevresel bir zorunluluk değil; ülkeyi yüksek alım garantilerinden, dış ticaret açıklarından, jeopolitik şantajlardan ve uranyum bağımlılığından kurtaracak yegane "tam bağımsızlık" projesidir. Karar alıcıların önündeki tercih açıktır:
Ya milyarlarca doları yabancı teknolojiye, hantal reaktörlere ve riskli finansman modellerine bağlayacağız; ya da bu kaynağı Pompaj HES'lere, yerli batarya üretim tesislerine ve Anadolu'nun tükenmez güneş ve rüzgarına yatırarak kendi esnek ve bağımsız sistemimizi inşa edeceğiz. Matematik, ekonomi ve milli menfaatler, ibrenin açıkça yenilenebilir enerjiden yana olduğunu göstermektedir.