Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

İmtiyazın sessizliği ve nostaljinin psikolojisi

Her dava, güçle temas ettiğinde yalnızca kurumsal olarak dönüşmez; insanın iç dünyasında da bir kayma başlar. İlk yazıda gördük; saflık çoğu zaman mahrumiyetin çocuğudur. Şimdi daha zor bir soruya geliyoruz; imtiyaz alanına giren insanın dili nasıl değişir? O değişim ne zaman fark edilir?

Tarih, bize yalnızca devletlerin dönüşümünü değil; konum değiştikçe insanın geçirdiği iç dönüşümü de anlatır. Emevî döneminde saray çevresinde yer alan bazı âlimlerle, Hasan el-Basrî gibi mesafesini koruyan isimler arasındaki fark yalnızca fikir farkı değildir; konum farkıdır. Saraya yakınlık, çoğu zaman eleştiriyi yumuşatır. Mesafe ise dili keskinleştirir. Bu, sadece o döneme özgü değildir; güçle temas eden her çevrede tekrar eder.

Abbâsîler döneminde Mihne sürecinde (833–848) yaşananlar da bu gerilimi gösterir. Devlet, belirli bir görüşü resmîleştirmek isterken birçok isim suskunluğu tercih etmiş, bazıları ise direnişi seçmiştir. Ahmed bin Hanbel’in direnişi, sadece bir kelâm tartışması değildir; konfor ile risk arasındaki tercihtir. Baskı döneminde susmak anlaşılabilir bulunabilir; fakat imkân döneminde susmak başka bir anlam taşır.

İç muhasebe böylesi zamanlarda başlar. Çünkü bugün geçmişe dönük sert eleştiriler yapan birçok isim, bir dönem imkân alanının içindeydi. Erişimleri vardı. Yakınlıkları vardı. Nüfuz alanına temas etmişlerdi. O yıllarda hangi meselelerde sustular? Hangi ayrıcalıkların parçası oldular? Hangi cümleleri kurmadılar? Bu sorular kişisel suçlama için değil; mekanizmayı anlamak içindir.

İbn Haldun’un dikkat çektiği gibi, ilk kuşak mücadele eder; sonraki kuşak düzenin içine doğar. Fakat düzenin içine doğmayan, mücadele neslinin içinden gelip düzenle temas edenler için daha ince bir sınav vardır. Konfor, insanın kendine karşı dürüstlüğünü aşındırabilir. İmtiyaz alanında yer alırken yapılan suskunluk, çoğu zaman “Şimdi zamanı değil” gerekçesiyle meşrulaştırılır. Fakat zaman geçer; konum değişir; insan geri planda kalır. İşte o anda geçmiş yeniden konuşmaya başlar.

Burada iki ihtimal vardır. Birincisi, gerçekten derinleşmiş bir muhasebe. İnsan imkân dönemindeki suskunluğunu fark eder, kendi payını görür ve daha olgun bir eleştiri dili geliştirir. Bu, kıymetlidir. İkincisi ise konum değişiminin ürettiği bir nostalji. İçerideyken görünmeyen kusurlar, dışarıda daha belirgin hâle gelir; fakat bu berraklık her zaman ahlâkî bir arınmanın sonucu değildir. Bazen sadece mesafenin verdiği rahatlıktır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fransız Devrimi sonrası Jakoben döneminde radikal çizgide yer alan birçok isim, iktidar dengeleri değiştiğinde önce sustu, sonra eski idealler üzerinden konuşmaya başladı. Bolşevik Devrimi sonrasında parti elitinin dışında kalan devrimciler, sistem içindeyken değil; sistem dışına itildiklerinde daha sert bir eleştiri dili geliştirdi. Modern siyaset teorisinde “Elit dolaşımı” diye adlandırılan süreç, yalnızca kadroların yer değiştirmesini değil; eleştiri tonunun da konuma göre değişmesini açıklar.

İmtiyazın sessizliği, çoğu zaman ahlâkî değil; yapısaldır. İnsan, içinde bulunduğu çevrenin diliyle konuşur. Yakınlık, eleştiriyi törpüler. Aidiyet duygusu, mesafeyi azaltır. Bu yüzden içerideyken yapılan eleştiri ile dışarıdayken yapılan eleştiri aynı ağırlıkta değildir. Erdem etiği açısından bakıldığında, istikrar; konum değiştiğinde dilin kökten değişmemesidir.

Geçmişe özlem de bu noktada devreye girer. “İlk günler” vurgusu, çoğu zaman bugünkü konumdan duyulan rahatsızlığın dilidir. Fakat geçmişi hatırlamak ile geçmişe sığınmak aynı şey değildir. Hatırlamak, bugünü düzeltme iradesi taşır. Sığınmak ise bugünü açıklama kolaycılığıdır.

Bugün içimizden bazıları, bir dönem içinde yer aldığı yapıların dönüşümünü sert ifadelerle eleştiriyor. Bu eleştiri kıymetlidir; fakat şu soruyu sormadan tamamlanmaz; “Aynı dönüşüm sürecinde ben neredeydim? Konfor döneminde hangi cümleyi kurmadım? İmtiyazdan yararlanırken hangi ilkeyi erteledim?” Bu sorulara verilen cevap, eleştirinin samimiyetini belirler.

Konum değiştiğinde değişen dil, sadece fikir değil; güçle kurulan ilişkinin de aynasıdır. Eğer içerideyken susulan hakikatler, dışarı düşüldüğünde daha gür söyleniyorsa; orada yalnızca hafıza değil, konum da konuşuyordur. Bu tespit sert görünebilir; fakat iç muhasebe ancak bu açıklıkla yapılabilir.

İmtiyazdan yararlanmak başlı başına bir suç değildir. İnsan, tarihsel şartların içinde yaşar. Fakat imtiyazın içindeyken susup, dışına düştüğünde yüksek sesle konuşmak; istikrar iddiasını zayıflatır. Gerçek istikrar, içerideyken de dışarıdayken de aynı mesafeyi koruyabilmektir.

Bu yazı bir itham değil; bir tespit paylaşımıdır. Hepimiz için. Çünkü hiçbirimiz güçle temasın dışında değiliz. Her birimiz, küçük ya da büyük imtiyaz alanlarının içinden geçiyoruz. Herkesin kendine soracağı soru basittir; konumumuz değiştiğinde dilimiz de değişiyor mu? Yoksa istikametimizi koruyabiliyor muyuz?

Son yazıda, değişimin kendisini değil; değişimi inkâr etmenin ahlâkî sorununu konuşacağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.