Türkiye, tarihsel kodları ve devlet geleneğiyle seküler-Sünni kimliğini birleştirirken, İslam dünyasının diğer renklerine—özellikle de Şiiliğin ana kolu olan Caferiliğe—hiçbir zaman hasmane bir tutum sergilememiştir. Bu kadim hoşgörü ve denge politikası, Türkiye Müslümanlarının bir dönem Humeyni Devrimi’ne ve İran İslam Cumhuriyeti’ne sempatiyle bakmasını sağlayan ana motivasyondu.
Ancak köprünün altından çok sular aktı.
Algı Operasyonları ve "Kullanışlı Aparatlar"
Zaman içerisinde bölgede yaşanan jeopolitik kırılmalar ve İran’ın kimi noktalarda sergilediği mezhep merkezli tutum, Türkiye içindeki bir kesim için "aleyhte fırsat" kapısı araladı. Bugün geldiğimiz noktada, cehaleti yüksek ancak popülaritesi bir o kadar fazla olan bazı dini çevrelerin, İran düşmanlığını tehlikeli bir boyuta taşıdığını görüyoruz.
Daha da vahimi, bu düşmanlığın ucu (bilerek ya da bilmeyerek) ABD ve İsrail sempatisine bağlanmak isteniyor. Medya odakları tarafından parlatılan bu "kullanışlı aparatlar", toplumsal barışın altına dinamit koyduklarının farkında mı, yoksa görevlerini mi icra ediyorlar?
Devletin Çizgisi ve Ortak Yol Haritası
Ülkemizde bugün mezhep çatışmasına adeta "balıklama" atlayacak bir potansiyelin oluşması, milli güvenlik meselesidir. Devlet politikamızın dışında, tabanda mezhepsel bir ayrışma körüklemek sadece yanlış değil, aynı zamanda son derece tehlikelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin din konusundaki sarsılmaz çizgisi; mezhep düşmanlığına geçit vermemek ve "tevhidi" yani birlik esasını korumaktır. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllar önce İslam Alimleri Birliği toplantısında kurduğu o tarihi cümleler, bugün de en önemli yol haritamızdır:
"Benim ne Şii diye bir dinim vardır, ne de Sünni diye bir dinim vardır. Benim tek bir dinim vardır, o da İslam'dır."
Bu sağduyulu duruşu terk edip, bölgesel kaosun aparatı haline gelmek, Türkiye’nin birliğine ihanetle eşdeğerdir. Gün, mezhep kavgalarıyla parçalanma günü değil; ortak paydada buluşma günüdür.